Aforizmalar: 'Aynı bokun mavisi ...'
29 Nisan 2016 Cuma
15 Mart 2015 Pazar
Kırtasiyenin kütle çekimi
Bugün Ankara, minik bir kırtasiye dükkanının içinde duran bir bas gitardan açılan, yıldızlararası bir kapı üzerinden kendi hikayelerinden birisini yazdırmaya karar verdi.
Dondurma mı yoksa tatlı mı alsam, patates kızartması mı yesem, neden hep acıkıyorum soruları içinde Tunalı'dan Kennedy'e doğru yürürken, c.a.b'in önerisiyle gerçekten karnımın açlığıyla çok alakalı bir seçimle Pinokyo Kırtasiye'den renkli kalem almaya karar veriyorum. Böylece küçük esnafı da sevindirmek istiyoruz.
Benim ilkokul dönemlerimin (ki bu, bir önceki yüzyıl oluyor) mahalle kırtasiyelerinden farksız, iddiasız, minik bir dükkan burası. Yükseğe yerleştirilmiş bir televizyon, beyaz floresan lamba, minik bir ısıtıcı, kafeste iki muhabbet kuşu ve hırkasıyla tezgahın arkasında oturmuş, mavi gözlü, tombişçe bir amca...
Ben kalemleri seçip parasını öderken, c.a.b. dükkanın köşesinde duran Fender bas gitarı ve iki amfiyi farkedip beni dürtüyor. Ohannes diyoruz.
'Siz mi çalıyorsunuz?'
Bu soruyla beraber, bütün gün kalemlerin, kokulu silgilerin, defterlerin arasında, kafesteki iki kuşu ve gitarıyla beraber bekleyen o amca üzerinden değişik bir evren açılıyor önümüzde.
'Çalıyordum eskiden... Şimdi bazen...'
c.a.b'in de müzisyen olması muhabbeti ilerletiyor.
1988'de Malatya'da Kayısı Festivali'nde katıldıkları bir etkinlikten dönerken, otobüsün bagajına verdiği ve sonra bir şekilde çaldırdığı vintage bas gitarını ve Fender amfileri anlatıyor.
'Koltuğu da özellikle tam bagajın üstünde seçmiştim, çalmaya çalışırlarsa göreyim diye... Malum olmuş demek ki bana. Herhalde muavine para falan verdiler, muavin de kutuları yabancı birilerine verdi. Bilen biri almış, çok belli. Bilmese, tek kutuyu veya gitarı alırdı, ama komple götürmüşler' diyor.
Sonra tezgahın arkasında oturduğu yerin hemen yanındaki raftan iki tane eski fotoğraf çıkartıyor. Bir tanesinde çaldırdığı bas gitar ve kabinler var, diğerinde de bu aletlerle poz verirken kendisi... Daha zayıf ve daha genç.
'Bunlardan almaya kalksan çok pahalı şimdi. Vintage oldu bunlar... O zamanlar da bulması zordu. İstanbul'da Sıraselviler'de bir müzik dükkanı vardı. Oradan almıştım zar zor.'
Ben tam anlamıyorum ama c.a.b., farklı tınısı olan bu aletlerin şu an için bile inanılmaz özel ve değerli olduğunu söylüyor.
Çaldırdığı aletlerin peşini de bırakmamış. Dava açmış, iki yıl sürmüş... Polis birşey bulamamış.
'Kaç kez Malatya'ya gittim. Düğün salonlarının hepsini gezdim. Uyduruk aletler vardı hepsinde. Benim sistemi bir yerde kullansalar, hemen farkederdim, parlardı arada... Ama bulamadım, çok aradım. İstanbul'dan da kaçak almıştım bunları. Davayı takip eden hakim faturasını falan istemişti, ama yoktu tabi... '
Sonra tezgahın altından bir poşet çıkarıyor. İçinde, artık şimdiki bas gitarlarda olmayan iki metal parça (bunların herhalde bir adı vardır, ama cahilliğimden ötürü isimlendiremiyorum şu an) var. Uzaydan dünyaya düşmüş meteordan kopan değişik bir element gibi parlıyor bu parçalar, hala yepyeni duruyorlar.
'Bak, bu parçaları hala saklıyorum. Bir tek bunlar kaldı o aletlerden... Şimdi arasan, bulamazsın. Dünkü gibi duruyorlar...'
Tezgahın arkasında oturduğu yerden geçmişe uzanmak hep bir kol mesafesinde. Köşede duran gitar, raftaki fotoğraflar, tezgah altında saklanan metal parçalar... Sonra tezgahın altından bir fotoğraf albümü de çıkarıyor.
Siyah beyaz fotoğraflar var önce. Ortaokul korosu... Henüz İstanbul.
'Davul da çalıyordum ben. Hem bas gitar, hem davul... Bak, bu fotoğrafta davul çalan benim.'
Sonra 1970'lerin başlarına geliyoruz, Ankara'dayız. Dev papyonlu, İspanyol paça pantolonlu müzisyenlerden oluşan gruplar, gazino günleri, o zamanların ünlüleri...
'Gazinolar başkaydı. Yoğun çalışırdık. Sabah 6'da biten program biliyorum. Çalarken birbirimizi dinlendirirdik. Mesela bak, bu arkadaş da davul çalardı, bazen ben geçerdim, bazen o... Sabaha kadar sürerdi programlar. Bazen hiç durmadan 3-4 saat çalardık. Enstrümanları değiştirerek dinlenirdik mecburen.'
Sayfalarca dizilmiş onlarca fotoğraf... Siyah-beyaz.
'Bak bu 1971'den falan... Sen kaç doğumlusun ki? Hey ya... '
Sonra sıra ailesinin fotoğraflarına geliyor. Birkaç çocuğun farklı yaşlardaki vesikalık resimleri dizilmiş. Kırtasiyenin de fotoğrafları var. Pinokyo Kırtasiye. Hikayeyi sevdiği için mi bu ismi verdi acaba dükkanına? Şimdi, Geppetto Usta gibi duruyor kendi kırtasiye dükkanında.
En sonunda da askerlik fotoğraflarını gösteriyor. Askeri Mızıka'da yapmış. Askerlik arkadaşlarının hepsi müzisyenmiş, bir de Kemal Sunal var. O da bakıyor fotoğraflardan, filmlerindekinden daha ciddi bir ifadesi var.
'Bu da Kemal... Askerlik arkadaşımdı.'
Albüm kapanıyor. Biraz daha konuşuyoruz.
Kırtasiyeyi neden açmış olabileceğini düşünüyorum. Belki çocukları için müzikten para kazanmayı bıraktı, gece çalışıp gündüz uyumak istemedi. Çaldırdığı bas gitarla ilgisi vardı belki. Bir tutunamama hali mi, yoksa bir tercih mi? Bilmiyorum, sormuyorum.
Hikayenin ve şimdilik minik bir dükkanda özetlenmiş bu hayatın gerçekliği, doluluğu ve yoğun anlamı çarpıyor yüzüme.
El sıkışıp, isimlerimizi söyledikten sonra c.a.b ile dükkandan çıkıyoruz.
'O neydi ya?!'
Önünden hergün geçtiğim minik dükkandan çıkan o kocaman hikaye, minik bir hacme sıkışmış dev bir kütle gibi. Bu yüzden üzerimizdeki kütle çekim gücü çok fazla oluyor. Zaman ve mekan biraz bükülüyor.
Yarım saatlik bir muhabbete sığan o yoğun hayat yüzünden ikimiz de duygusallaşıyoruz. Herhalde, herkes kendi hayatına dokunan tarafından etkileniyor bu hikayeden.
Amcanın adı Zafer.
9 Mart 2015 Pazartesi
erteleme
Çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Sevdiğim şeyleri uzun bir süre erteleyip, sonra bu şeylere, ertelemek istediğim başka durumlar ortaya çıkınca dönmek de enteresan. Beynimin bana bu şekilde çeşitli feykler atmasından gerçekten sıkıldım. Ömrümü yedin beyin!
Ertelediğim yazma işini bir kez daha ertelememe engel olan şey, şu an ertelediğim 'sınava çalışma' işi. Yaş neredeyse 33, evet, hala sınava girmem gerekiyor ve evet, hala son dakika çalışıyorum. Hatta çalışamıyor ve alakasız başka bir alanda sanal üretkenlikler peşinde koşuyorum.
Aslında bu akşam yazma işine girişmemim iki temel sebebi daha var.
Birincisi, dün akşam buluştuğum, gündüz finansçı memur olan ve artan vakitlerde iki çocuk büyüten, o arada bir de oyunlar, kitaplar yazan, bir gün yeniçerilere merak saran, öbür gün Almanlara hayranlık duyan, bir sonraki gün insan vücudunun manyetik alanı üzerine okurken kendisindeki iyileştirici gücü falan farkeden, öbür gün Alman hayranlığı sebebiyle Frankfurt'a giden, sonra Ankara'da Sakal'da bira içen arkadaşımın 'sen yazmaya devam etsen iyi olurdu ama bıraktın o işleri komple' diyerek beni bana dair kötü hissettirmesi oldu.
Bu sırada, devrilen bir bardaktan üzerime bira dökülmesinin, sipariş verdiğim biranın cücük bardakta gelmesinin, sipariş ettiğim kahve gelmeyince bu kez 'en iyisi kahveden vazgeçip alkolize hallere geri döneyim' diyerek söylediğim biranın yerine bu kez iptal ettiğim kahvenin gelmesinin, 'e ama ben bunu iptal etmiştim, bira söylemiştim' cümlesine konu olan biranın da sonradan aşırı geç gelmesinin bu kötü histe etkisi ne kadardı bilemiyorum, ama negatif motivasyon diye bir gerçeklik var neticede. Bir zamanlar yazabildiğim ama bunu ihmal ettiğim gerçeği Kadir İnanır tokadı gibi yüzüme inmişti.
İkincisi ise, tamamen tesadüfler sonucunda internette denk geldiğim ve ani bir gazla içeriğini pek de bilmeden arkadaşa sipariş ettiğim kitabın, konusu olan şehirde beni bulması ve benim bu kitaba uzun zamandır okumadığım bir şevkle başlamam oldu.
Bir kere daha bir kitap beni böyle bulmuştu. Uçakta, Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyordum. Daha ilk sayfalarındaydım. Yemek servisi, dondurma servisi, yanımda ağlayan çocuk, aniden bastıran uyku falan derken yolculuğun sonuna geldik ve ben kitabı uçakta unuttum. Bu duruma sinir olup inat ettim ve kitabın aynısını almayı uzun bir süre, hatta yıllarca, reddettim. Aradan belki 5-6 sene geçti. Havalimanındaki bir kitapçıda bakınırken, üst raflardan kafama bir kitap düştü. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'yle üzerime düşmüştü bu kitap. Paranormal bir aktivite olduğuna kanaat getirip kitabı tekrar satın almıştım.
Neyse, bu kez internette karşıma çıkan ve sebepsizce yakınlık duyarak sipariş ettiğim bu kitabın hikayesi ise New York'ta geçiyordu. Bu şehirde psikiyatri alanında eğitim gören Nijeryalı doktor, akşam saatlerinde şehirde amaçsıza yürüyor, kendine, şehre, insanlara, ülkesine, gezegene, hayata, göçmen olmaya dair keşifler yapıyordu. Bu kitapta beni çeken şey, adamın amaçsızca, flaneur olarak yaptığı yürüyüşlerinin, kendisine yol, su, elektrik olarak geri dönmesi oldu sanırım. Çünkü çok uzun zamandır, amaç arayışının beni amaçsız bıraktığını farkediyorum. Bu da bir keşif neticede. Bu yüzden, amaçsızlıkta ve kendiliğinden olan şeylerde, örneğin sırf yürümek için yapılmış yürüyüşlerde keşfedilen minik hikayelerde bir akıcılık buluyorum. Biraz da galiba 'ulan yürürken ben de hep böyle şeyler düşünüyorum, ama oturup yazmıyorum, yazsam şimdiye kaç kitap olurdu?!' diye kendi kendime laf sokuyor ve bu gazla şu an buraya yazıyorum.
Gerçi ben New York'ta değil Ankara'da yürüyorum. Ama devşirme bir Ankaralı olarak, bir süredir bu şehre fazla haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Nihayetinde bir New York değil, ama yeri geldiğinde New York'tan daha manalı bir şehir olabilen Ankara'yı yazmalıyım belki de...
Ertelediğim yazma işini bir kez daha ertelememe engel olan şey, şu an ertelediğim 'sınava çalışma' işi. Yaş neredeyse 33, evet, hala sınava girmem gerekiyor ve evet, hala son dakika çalışıyorum. Hatta çalışamıyor ve alakasız başka bir alanda sanal üretkenlikler peşinde koşuyorum.
Aslında bu akşam yazma işine girişmemim iki temel sebebi daha var.
Birincisi, dün akşam buluştuğum, gündüz finansçı memur olan ve artan vakitlerde iki çocuk büyüten, o arada bir de oyunlar, kitaplar yazan, bir gün yeniçerilere merak saran, öbür gün Almanlara hayranlık duyan, bir sonraki gün insan vücudunun manyetik alanı üzerine okurken kendisindeki iyileştirici gücü falan farkeden, öbür gün Alman hayranlığı sebebiyle Frankfurt'a giden, sonra Ankara'da Sakal'da bira içen arkadaşımın 'sen yazmaya devam etsen iyi olurdu ama bıraktın o işleri komple' diyerek beni bana dair kötü hissettirmesi oldu.
Bu sırada, devrilen bir bardaktan üzerime bira dökülmesinin, sipariş verdiğim biranın cücük bardakta gelmesinin, sipariş ettiğim kahve gelmeyince bu kez 'en iyisi kahveden vazgeçip alkolize hallere geri döneyim' diyerek söylediğim biranın yerine bu kez iptal ettiğim kahvenin gelmesinin, 'e ama ben bunu iptal etmiştim, bira söylemiştim' cümlesine konu olan biranın da sonradan aşırı geç gelmesinin bu kötü histe etkisi ne kadardı bilemiyorum, ama negatif motivasyon diye bir gerçeklik var neticede. Bir zamanlar yazabildiğim ama bunu ihmal ettiğim gerçeği Kadir İnanır tokadı gibi yüzüme inmişti.
İkincisi ise, tamamen tesadüfler sonucunda internette denk geldiğim ve ani bir gazla içeriğini pek de bilmeden arkadaşa sipariş ettiğim kitabın, konusu olan şehirde beni bulması ve benim bu kitaba uzun zamandır okumadığım bir şevkle başlamam oldu.
Bir kere daha bir kitap beni böyle bulmuştu. Uçakta, Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyordum. Daha ilk sayfalarındaydım. Yemek servisi, dondurma servisi, yanımda ağlayan çocuk, aniden bastıran uyku falan derken yolculuğun sonuna geldik ve ben kitabı uçakta unuttum. Bu duruma sinir olup inat ettim ve kitabın aynısını almayı uzun bir süre, hatta yıllarca, reddettim. Aradan belki 5-6 sene geçti. Havalimanındaki bir kitapçıda bakınırken, üst raflardan kafama bir kitap düştü. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'yle üzerime düşmüştü bu kitap. Paranormal bir aktivite olduğuna kanaat getirip kitabı tekrar satın almıştım.
Neyse, bu kez internette karşıma çıkan ve sebepsizce yakınlık duyarak sipariş ettiğim bu kitabın hikayesi ise New York'ta geçiyordu. Bu şehirde psikiyatri alanında eğitim gören Nijeryalı doktor, akşam saatlerinde şehirde amaçsıza yürüyor, kendine, şehre, insanlara, ülkesine, gezegene, hayata, göçmen olmaya dair keşifler yapıyordu. Bu kitapta beni çeken şey, adamın amaçsızca, flaneur olarak yaptığı yürüyüşlerinin, kendisine yol, su, elektrik olarak geri dönmesi oldu sanırım. Çünkü çok uzun zamandır, amaç arayışının beni amaçsız bıraktığını farkediyorum. Bu da bir keşif neticede. Bu yüzden, amaçsızlıkta ve kendiliğinden olan şeylerde, örneğin sırf yürümek için yapılmış yürüyüşlerde keşfedilen minik hikayelerde bir akıcılık buluyorum. Biraz da galiba 'ulan yürürken ben de hep böyle şeyler düşünüyorum, ama oturup yazmıyorum, yazsam şimdiye kaç kitap olurdu?!' diye kendi kendime laf sokuyor ve bu gazla şu an buraya yazıyorum.
Gerçi ben New York'ta değil Ankara'da yürüyorum. Ama devşirme bir Ankaralı olarak, bir süredir bu şehre fazla haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Nihayetinde bir New York değil, ama yeri geldiğinde New York'tan daha manalı bir şehir olabilen Ankara'yı yazmalıyım belki de...
Bendeki hissiyat bu aralar, kafa nerede rahatsa orada mutlu olduğumuz yönünde ki, son yıllarda, belki de artık zamanın daha hızlı geçtiğini farkederek, sevdiğim insanlara ve şeylere daha yakın olmak istediğimi anlıyorum. Evet, Stockholm güzel, Berlin şahane, New York muazzam, Barcelona harika, ama hiçbirinin değeri arkadaşların kaçan düğünlerinden ve onların büyümelerini, altlarını sıçmalarını, ilk adımlarını komple kaçırdığım çocuklarından veya bir zamanlar ağaçlara tırmanıp bize salıncak kuran ailenin büyüklerinin artık pek de tutmayan ayaklarının dibinde geçebilecek sayılı günlerden daha kıymetli değil galiba. Bunun da büyümekle bir ilgisi olmalı...
Bugünlük bu kadar çıkarım yeter sanıyorum. Erteleme davranışımı da yaptım, artık esas işime geçip ders çalışabilirim. Veya şimdi yatayım da, sabah sağlam kafa kalkar, tekrar yatarım.
30 Temmuz 2014 Çarşamba
Roketle vurulan oyuncak ördekler zamanı
Bu yaz biraz ağır geçiyor. Herşey, bal akışkanlığında sarı bir anın içinde ağır ağır ilerliyor, ama asla hiçbir yere varmıyor gibi. Sıkıntılı...
Bu hissin kendi varoluşumun dışında, dünyadaki her canlının durumuyla da bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Yani belki ben iyiyimdir de, çevrem kötüdür.
Ankara'nın kuru sıcağının bütün gün kızdırdığı bir apartmanın en üst katındayım. Dışarıda serinleyen havaya rağmen, arka fonda vantilatör sesiyle uçuşan perdelere dalıp gidiyorum. Sıcak neyse de, nem kötü geyiğinden uzağım.
Bir yandan da internetten Gazze'deki dramın fotoğraflarına bakıyorum. İnsanın insanı öldürmesi düşününce çok saçma diye kafamdan geçirirken, başka bir gerçeklik için 'müslüman müslümana kırdırılıyor' deniyor. Nihayetinde ölenin, dinden bağımsız olarak, insan olduğunun algılanması ve bunun siyasi söylemlere gerçekten hissedilerek konu olması, uzaya insan gönderilebilen bir çağda neden hala mümkün olmuyor?
Bu sırada, dünyanın başka bir yerinde füzeyle uçak düşürülüyor. Füze lan?! Yani ölümünüzün, sivil uçağa binip, yanınızda mayonuzla ve valizinizde donlarınızla tatile giderken, yeterince şanssızsanız, bir füze tarafından gerçekleşmesi ihtimalinin olduğu bir gerçeklikte yaşıyoruz.
Derken, 'Oh be, iyi ki Orta Çağ'da doğmamışım' diye sevindiğim bir dönemde cihat ilan ediliyor. 'La koş, cihat ilan edecez, sen de gel, cihat çok güzel gelsene' kafasına uyan adam ile 'gel yavrum, oral sekslen çakranı açayım, boğazların temizlensin, enerji darboğazı yaşama' diyen yoga gurusuna inanan adam arasında bir fark göremediğimi farkediyorum.
Bu esnada, kadınların 'namus' gibi sanal kavramlar gerekçe gösterilerek sokak ortasında bıçaklandığı başka bir ülkede birileri, kadın ortalıkta kahkaha atmasın diye atıp tutuyor. Bu kişi, başka bir uzvun girerek kendi varoluşuna sebep olduğu ve kendisinin de buradan kafasını çıkararak dünyaya geldiği basit bir vücut açıklağını tanımlayan vajina kelimesinden de rahatsız olmuştu. Gülmeyenin, sevmeyenin ve belki de gülmeyi hiç öğrenememişin ve sevişmemişin karanlık bilinçaltına beton dökesim geliyor.
Sonra bakıyorum, arkadaşlardan biri denize nazır tatil fotoğraflarını paylaşmış. Bir ayakparmağı veya bir diz kapağı daha gördüğüm için midemin tahammül sınırları zorlanıyor. Bozkırdan çıkmadığım bu susuz yazda, kendimi hapsettiğim durumları düşünüyorum bir an. Vantilatör dönüyor.
Eve roket girdiği için anne karnındayken ölebilen embriyoların olduğu bir gerçeklikte, İngiltere Prensi'nin oğlu 1 yaşına girdiği için küresel kutlama yapılabildiğini farkediyorum. Bu arada, aklıma dünyevi gerçekler geliyor ve ev kredisi hesaplıyorum. Başkaları ise bir takım siyasi durumları hesaplıyor. Siyaset, bayram vesilesiyle cep telefonuma mesaj olarak geliyor.
Derken, bir bomba patlıyor, bir roket düşüyor, dünyanın bir noktasında yine onlarca insan ölüyor ve evrenin geri kalanı için bu sadece bir istatistik oluyor. Kaç insan ölünce zafer kazanılıyor? Sonra, halen yaşayan yaklaşık 13 bin yaşında bakteri kolonilerine dair bir makaleye denk geliyorum. Bu bakterinin, 'la oğlum burası iyimiş, burada çocuk çoluğa karışayım' diyerek ilk kez bölündüğü zamanlarda, insanlık olarak yerleşik hayata henüz geçtiğimizi ve muhtemelen dünya tarihinden silindiğimizde de bu bakteri kolonisinin olmayan götüyle bize güleceğini düşünüyorum. Nihayetinde, beyinsiz olduğundan emin olduğumuz bu tek hücreli bile, kendisiyle birebir aynı olan başka bir bakteriyi, 'la çık toprağımdan' veya 'benim bakteri tanrım seninkini döver' diyerek, diğer bakterinin mitokondirisini kameralar karşısında söküp almıyor.
Dünya çok garip... Genel olarak evrensel bilincin bu aralar kafasının güzel olduğunu düşünüyorum. Dünya veya bu ortak akıl ne içiyorsa, aynısından istiyorum. Başka türlü, bu sürreal gerçekliğe nasıl dayanacağız hiçbir fikrim yok.
Kendi amaçsızlığımın kıyılarında, dünyanın amaçtan uzaklığını farkediyorum ve vantilatör dönüyor.
26 Mayıs 2014 Pazartesi
Garanticilik halinin hayatı mahvettiği gerçeği
'...But what the industrial economy seduced us into believing is that the deal was simple: You work your day doing something you’re not proud of, and you decompress at night with television and whisky, and on weekends you can go for a run. Right? Do that forever, and forty years from now you’re dead — that’s the deal. And we sold that deal to a lot of people.'
19 Mayıs 2014 Pazartesi
Sel
Balkanlar'da son 150 yılın (daha doğrusu, kayıtların tutulmaya başlandığı tarihten buyana) en büyük sel felaketi yaşanıyor... Küresel ısınma kimsenin umrunda değil.
Kendisi de bir Balkan ülkesi olan güzide ülkemde neoliberal zihniyetin vahşi hırsı yüzünden yüzlerce insancık bir anda ölüp gidiyor ve öldükleriyle de kalıyorlar... Canlar kimsenin umrunda değil.
Aslında tüm bu sistem, 250 yıldır can alıp, doğanın da canına okuyarak sürüp gidiyor.
Unutulanlar mezarlığına yeni hikayeler üretiyor...
Değişen birşey yok.
Kendisi de bir Balkan ülkesi olan güzide ülkemde neoliberal zihniyetin vahşi hırsı yüzünden yüzlerce insancık bir anda ölüp gidiyor ve öldükleriyle de kalıyorlar... Canlar kimsenin umrunda değil.
Aslında tüm bu sistem, 250 yıldır can alıp, doğanın da canına okuyarak sürüp gidiyor.
Unutulanlar mezarlığına yeni hikayeler üretiyor...
Değişen birşey yok.
We are only witnessing how the system is destroying itself

"....We are not dreamers. We are the awakening from a dream that is turning into a nightmare.
We are not destroying anything. We are only witnessing how the system is destroying itself....
....So what are we doing here? Let me tell you a wonderful, old joke from Communist times. A guy was sent from East Germany to work in Siberia. He knew his mail would be read by censors, so he told his friends: “Let’s establish a code. If a letter you get from me is written in blue ink, it is true what I say. If it is written in red ink, it is false.” After a month, his friends get the first letter. Everything is in blue. It says, this letter: “Everything is wonderful here. Stores are full of good food. Movie theatres show good films from the west. Apartments are large and luxurious. The only thing you cannot buy is red ink.” This is how we live. We have all the freedoms we want. But what we are missing is red ink: the language to articulate our non-freedom. The way we are taught to speak about freedom— war on terror and so on—falsifies freedom. And this is what you are doing here. You are giving all of us red ink..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


