12 Aralık 2009 Cumartesi

Otostopçunun Galaksi Rehberi


Sonunda... Dünyam biraz daha yuvarlak artık.

Kendi çevremde uzun bir süre döndükten sonra, doğru rotayı bulmak için uzayın derinliklerine dalmam gerektiğini anladım aylar önce. Epeydir yörünge dışında takılıyordum, ama nihayet güzel şeyler karşıma çıkmaya başladı. Bugün Ay'da su buldum misal. Üzerimden 3 tane roket yakıt tankı atmış gibi rahatladım.

Gerçi insanın evinden ayrılması da fena ama...
Ulan hayat, ulan uzay, ulan ben!

11 Aralık 2009 Cuma

Kafanın daimi güzel olduğu topraklar


Mayıs 2009'da Lübnan'da girdiğim dünya üzerindeki yirmi bilmemkaçıncı yılımda, kendim için nicelik olarak Beyrut'taki binaların üzerindeki kurşun delikleri kadar çok yıllar dilediğimden beri Orta Doğu ile aramda organik ve duygusal bir bağ oluşmuş durumda. Gerçi Orta Doğu nitelemesini de sevmiyorum, kime göre ve neye göre Doğu olduğu baştan kabullenilmiş bir yaklaşımla olaya bakmak istemiyorum, ama henüz kavram yaratabilen bir süper kahraman olamadığımdan, mecburen ezberler üzerinden konuşmak durumundayım.

Dün bir Lübnan filmi daha izledim, Caramel. İzlediğim çoğu Lübnan filminde olduğu gibi, bu filmde de bizim coğrafyalara has "güzel ama yalnız ülkeme..." durumu var. Kargaşaya, kötülüğe, belirsizliğe rağmen en gerçek, en sıcak hali ile sonuna kadar yaşamaya devam etme durumu ve bu halin yarattığı ironik hikayeler... Arka planda bombalar patlarken kafana bigudi sarmak, sokakta birileri taranırken evde şehvetle karını ya da kocanı öpmek, kocasıyla yasak ilişki yaşadığın kadının evine ağdaya gidip, kadının bacaklarını yolmak ve sonra kadının koca poposunu arkadaşlarınla çekiştirmek, sokaktaki çatışmadan çantanın içinde taşıdığın konuşan bir civcivle koşarak kaçmak, gençken bir mektup bile bırakmadan giden sevgilinin acısıyla 80 yaşında inceden kafayı sıyırıp, "sevgilimin mektupları bunlar..." diye arabaların üzerindeki ceza fişlerini toplayarak günlerini geçirmek gibi abzurd ama gerçek durumlar mevcut Orta Doğu mahsülü filmlerde. Bir nevi hayatın saçma gerçekliğine, ironik hikayelerle "van minüt" deme durumu yani...

Kendi kendini sindiren, mazoşist bir coğrafya Orta Doğu. Çok güzel olan ama kollarını jiletleyip kendine zarar vermekten kendini kurtaramayan, daimi ergen ve depresif bir genç kız gibi bu topraklar. İstiyorum ki o kız büyüsün, serpilsin, kendiyle barışsın, babasından dayak yemesin, kendini başkalarına ezdirmesin. Sonrasında hastasıyım her halinin.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Sanat ne için?


Contemporary Istanbul'09 sonrası anladık ki sanat, çoğu zaman para içinmiş.

3 Aralık 2009 Perşembe

Noel Baba ödülü

Afganistan'a 30 bin asker daha gönderilmesini onaylayacak kişinin 2009 Nobel Barış Ödülü alması ?!!

Bazen olayları konuşmaktan, o olayların sebeplerini, amaçlarını ve gerekliliklerini sorgulamaya vaktimiz olmuyor gibi hissediyorum. O zaman fotoğraflar daha hızlı bir öğrenme modeli sağlayabiliyor.

Afghanistan, November, 2009 - The Big Picture - Boston.com

On Assignment: Afghanistan in Free Fall



2 Aralık 2009 Çarşamba

Takiye yapmayan değişim


Son 9 yıldır her sene mekan değiştirmiş bir insan olarak (Üniversite yıllarımda da sabitlendiğim söylenemez. Yurtta kaldığım için yazları evime dönmek, yani yıl içindeki habitatımı kışları karasal iklim, yazları da Akdeniz iklimi olarak ayarlamak durumundaydım. Bir nevi kışları denizden karaya, yazları ise karadan denize doğru estim.), 1 seneden uzun bir süre boyunca aynı yerde yaşamanın, mekansal olarak aidiyet hissi geliştiremeyen bir bünye üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini gözlemlemekteyim bu aralar.

Haliylen de “değişim” olgusunu üzerine düşünüyorum epey. Özellikle Türkiye gibi herşeyin her an değiştiği kaotik bir ortamda değişim ile belirli bir düzen içinde başa çıkabilmek zor, ama eğlenceli de. Bu aralar, kafamdaki bir proje için başka ülkelerden gelip, bu coğrafyaya yerleşmiş insanların İstanbul ağırlıklı olmak üzere, Türkiye hakkındaki anılarını okuyorum çoğunlukla. Mesela bir tanesinden bir bölümü birebir çevirmek istiyorum:

“Bu şehrin, bir çok insanın canını alan ve refah düzeyini bozan 1999 yılında geçirdiği depremin ardından harab olduğuna inanmak güç. Bugün, geçmişte böyle bir olayın yaşandığını vurgulayan hiçbir şey yok. Sadece yakın tarihe dair bir araştırma yaptığınızda gerçekten ne olduğunu anlıyorsunuz. Bunu anlayınca, hayatın şımartılmış olduğu ve neredeyse sizin arzunuza uygun olarak tabakta sunulduğu bir ülkeden, İngiltere’den gelmiş biri olarak, bu şehrin (İstanbul) insanlarına hayran kalıyorum.”

Böyle bir şey var bu topraklarda. Değişim ile beraber değişme durumu... İyi veya kötü her haliyle değişimi kabullenip (belki Doğu mantalitesi, belki kadercilik buna sebep oluyor), değişimin getirdiği şartlar içinde mücadele etmek, hayata tutunmak, eskiyi, yıkıntıyı da önüne katıp onunla beraber devam etmek... Gerçi bu tavır, dışarıdan bakanı neredeyse isyan ettirecek bir tepkisizliğe ve kabullenişe de yol açıyor.

Bir zamanlar bir kitap okumuştum, Akdeniz’de Bir Doğu (Eyüp Özveren – ODTÜ’den de Hocam olur kendisi, hastasıydık derslerinin). Kahretsin ki o kitaptan aldığım notlar yanımda yok şu an, ama Eyüp Hoca, Batılı gözle arkeolojiye bakmakla, Akdeniz’in gözüyle bakmanın çok farklı olduğunu, Batılı anlayışın arkeolojik kalıntıları müzelere koyup, gerçek hayatın akışından kopardığını, oysa Akdeniz’de geçmişe ait şeylerin şimdiki zaman içinde kendilerine yer bulabildiğini yazmıştı. Örneğin, Ara Güler’in YKY Yayınları’ndan çıkan Afrodisias Çığlığı kitabında Geyre Köyü’nde 1958 yılında çekilmiş bazı fotoğraflar gördüm. Fotoğraflarda, lahitlerin içinde şıra yapmak için üzüm ezildiğini, antik tiyatrodan kopup köy meydanına gelmiş bir oturma kademesinin bank gibi kullanıldığını, bazı antik sütunların evlerin çatılarına destek verdiğini, sütun başlıklarının caminin içindeki tahta desteğin altına konduğunu, içi oyulmuş sütun başlıklarında buğday dövüldüğünü görüyoruz. Buna bakan Batılı Oryantalist göz, “eh işte, kıymet bilmiyorlar, sahip oldukları değerlerden haberleri yok, cahiller” der, o tarihi kalıntılar ile yerel halk arasındaki organik bağı görmezden gelir, o parçaları alır, ait olduğu yerden koparır, müzeye kapatır, müzeye de girişi ücretli yapar. Ama o köydeki adam varoluşunun getirdiği ermişlikle, bilinçli olmasa da bir şekilde biliyor ki geçmişten gelen taş parçası, evinde, köy meydanında, camide, kahvede yaşamaya devam ediyor. Köy meydanındaki dev çınarın altında duran oturma kademesi biliyor ki üzerine oturan lastik ayakkabılı 4-5 yaşlarındaki köylü kızı ile üzerindeki yosunlar siliniyor. Hep bir devinim, hep bir süreklilik var bu topraklarda. Geçmişi silip atmayan, onu ayrı bir yere koymayan, ama onu da içine alıp öğüten ve bundan yeni bir oluş yaratan bir dönüşüm bu.

Geçen gün Topkapı Sarayı’nda gezerken de böyle düşündüm. Bir ev düşünün ki 400 yıla yakın bir süredir sizin ailenizin fertleri içinde oturmuş olsun. Ama evin ilk yapıldığı hali ile son hali birbirinden çok farklı olsun. Aileniz 400 sene boyunca hep o evde yaşarken, ev bir yandan yenilensin, düzenlensin. Bu devinim, dönüşüm hali hiç bitmesin, fakat bir yandan da sabitlik korunsun. Şimdiki pazar ekonomisi şartlarında pek de sürdürülemeyecek bir anlayış bu. Şimdi de sürekli değişime ve yenilenmeye bir vurgu yapılıyor, fakat bundan anladığımız eskiyi tamamen atan bir anlayış. Hangimiz dedemizin de oturduğu evde yaşıyoruz şu an? 2-3 sene önce aldığımız bir şey için “eski” demiyor muyuz? “Yeni” olarak bildiğimiz bir şey, “gelişim” ve “ilerleme” adıyla 6 ay sonra “eski” hale gelmiyor mu?

Bu coğrafyadan çıkan ilk çağ filozoflarından (şimdiki baskın dogmatik anlayışa bakınca buna inanası gelmiyor insanın ama...) biri olan Efesli Herakleitos, özü oluş içinde değişmek olan bir doğa resmi çizmiş. Bu değişimin kanununa da logos demiş. "Herakleitos’un doğa felsefesi insanların bu tarz inanış biçimlerini, doğadaki değişimin logos’unu dinleyen, ona kulak veren, onu anlamaya duyarlı yeni bir yaşam biçimiyle değiştirmeye bir çağrıyı içinde taşıyor" (Sezgin, Erkut. Felsefenin Açılımı, Kurumsal Yapılardan Yapı-Çözüme, Cem Yayınevi, 2005). İşin enteresan yanı bu topraklar bu anlayışı bir şekilde yaşatmayı başarmış yakın bir zamana kadar. O yüzden, haklı ve mantıklı bulmasak bile, hep eleştirdiğimiz yaklaşımı “eskiye sahip çıkmamak olarak” değil, “logos” mantığı çerçevesinde yorumlayabilirsek, anlayabiliriz belki. Yani "o tarihi eserler korunmasın, bırakalım lahitlerin içinde şıra yapılsın", demiyorum. Sadece o tavrı anlamaya yönelik bir fikir yürütme benimkisi. Yüzyıllar öncesinden gelen o taşın işlevindeki değişimin mekanizmasını anlayabilmek. Şimdilerde değişimi anlamadan değişmek ve eskiyi dönüştürmeden onu tamamen yok edip, yerine en yenisini koymak durumu baskın, ki sonuçları insanlığın soyunu tehdit eden cinsten olacak gibi duruyor.

Şu yazıya Ara Güler'in bahsettiğim kitabından bir fotoğraf yakışırdı, ama bulamadım. Onun yerine Aigai antik kentinde rehberlik yapan ve zamanında Aigai antik kentinin kazılarında bizzat çalışmış, oranın köylüsü, aşmış kişilik Ahmet Amca'nın 2008 senesinde çektiğim fotoğrafını koydum tepeye. Bu da gider...

30 Kasım 2009 Pazartesi

Bir ağır silah olarak minare




İsviçre'de yeni minare yapımına yasak geldi malum.

İslam korkusunun bu kadar ayyuka çıkması, radikal İslam sebebiyle tüm bir dinin mensuplarının potansiyel tehdit olarak algılanması, olayın ayrımcılık haline dönüşmesi ve bunların Avrupa'nın tam göbeğinde yaşanması ürkütücü.

"Minareler süngümüz" zihniyetini ve bu zihniyetin global yansımasını, yarattıkları korku ve dehşet ortamı için ayrıca esefle kınıyorum. Bu mantıkla düşündüğümüzde, İsviçre aslında ağır silahları yasaklamış oluyor bir nevi...

Aşırılıklar, her yerde ve her çağda kendi zıttını yarattı, yaratıyor. İnsanlık kendi tuzağına asırlardır düşüyor, ayağı içindeki taşlara tekrar tekrar takılıyor, ki 20. yüzyıl düşünüldüğünde asırlardan değil, on yıllarla ifade edilebilecek yakınlıktaki bol ayrımcılıklı ve kanlı bir geçmişten söz edebiliyoruz. Buna rağmen insanlığın kollektif hafızasının reset özelliğinin bu kadar güçlü olması, geleceğe dair hissiyatımda mütemadiyen beynime mavi ekran verdiriyor.

Bu olaylar söz konusuyken ve din yine bu kadar merkeze oturmuşken, insanlığın zeka seviyesi açısından ileriye doğru evrime değil, geriye doğru evrime, yani gevrime her gün daha çok inanıyorum. Bazen Marduk gelsin ya da uzaylılar dünyayı ele geçirsin de insan soyu olarak bir durup, "n'apıyoruz lan biz?" diyelim istiyorum.

26 Kasım 2009 Perşembe

Saraydan kız kaçırma



Topkapı Sarayı'na en son 2002 yılında gitmiştim. Kendisi bir gece rüyama girip "Niye hiç uğramıyorsun hayırsız?" diye laf sokunca, Müzekart'ım sayesinde 25 TL'lik girişten yırtacağımı farkedip bayram öncesi Bab-üs Selam'da bir selamlaşma seramonisine gireyim dedim. Bu saraya 2002 öncesinde bir kere 1998'de, bir kere de 1996'da gitmiştim sanırım. Asırlık mekandan büyük bir değişiklik beklemiyorum, ama mekandaki mevcut sorunların çözülmemesi, müzecilik bakımından pek de bir gelişme olmaması ve ziyarete kapalı alanların her seferinde artması üzücü geliyor.

Yeni bir gelişme olarak, bir 'museum shop' açılmış. Katlamalı, kartondan, el kadar bir saray haritası 5 TL. Böyle birşeyin bilet ile beraber bedavaya verilmesi gerekmez mi misal? Ayrıca acıklı bir durum olarak, Topkapı Sarayı'na ait çoğu planın ve kitabın Türkçesi yok. Zira serbest pazar ekonomisinde yaşıyoruz, talep olmayınca arz da olmuyormuş. Ama adamlara hak da verdim, şöyle ki içeriyi gezen bir okul grubunun ortama dair ilgisi Japon turistlere "ay lav yu" ve "hello" diye bağırmaktan ibaretti. E doğal, çocuk sonuçta, ama bu çocukların "hocam hocaaaam!!" diye bağırdıkları insanlar çocukları saatte 15 km hızla saray içinde yürütmenin ötesinde, durup biraz tarihi anektod verse de bu çocuklar büyüdüklerinde Topkapı Sarayı'nı "İdil Biret piano çaldığında alkol ikram edilirse gidip basılası" bir yer olarak bellemeseler, diye düşünmedim değil.

Neyse, dükkandaki saraya dair kitaplar ise içerik olarak bana çok yetersiz, kalite olarak ise oldukça eski geldi. Neden daha modern, kapsamlı, "vay anasını" dedirtecek görsellere sahip yayınlar yapılmıyor acaba? İlla ben mi söyleyeceğim?

Bir yenilik olarak, padişah porterlerinin sergilendiği bir bölüm eklenmiş. İyi diğer bir gelişme de artık bir 'audio guide' hizmetinin olması. Fakat saray içindeki yazılı bilgilendirmeler hala çok kıt. Mutfaklar hala ziyaretçilere kapalı. Hazine ve kaftanların sergilendiği mekanlar çok havasız. Padişah kaftanlarını görmek için 500 yıldır yıkanmamış pis bir çorap gibi kokan havayı teneffüs etmek hoş olmuyor tabi. Kutsal Emanetler bölümünde ise durum daha bir ferah sayın seyirciler. Örneğin, vitrinlerin önüne insanların yapışmasını önlemek için güvenlik bantları konmuş, böylece Sakal-ı Şerif'e yakınlığın duanın gücünü artıracağını düşünenlerin vitrin önü izdihamı bir nevi engellenmiş.

Harem bölümünde ise çoğu yer kapalıydı, önceki gelişlerime göre şu an Harem'de daha az yer gezilebiliyor. Üstelik daha önce Harem, rehbersiz gezilemiyordu. Belirli sayıda insan kapıda biriktikçe görevli bir rehber gelip, grubu alıyor ve Harem'i gezdiriyordu, fakat şimdilerde bu uygulama yok. Haremin içindeki bilgilendirmeler sıfıra yakın. Ayrıca Harem'deki ışıklandırmalar yetersiz. İnsanların giremediği ama duvar ve avlu üzerlerinden görülebilen yerler çok bakımsız. Hayır, Harem'e giriş için ek olarak 15 TL'yi neden veriyoruz o zaman?!

Bir de saray içindeki restorasyonlar çok kötü geldi bana. Bi altın varak yapmışlar, neye benzediğini anlatmak için kelime oyunu yapıp terbiyesizleşesim geliyor, ama kendimi tutacağım. Hint tapınağında gezer gibi hissettim bir an kendimi varaklar sebebiyle. Bab-ı Hümayun'a bir Bülent Ersoy yakışırdı doğrusu, o altın varakların arasına...

En tuhafı da saray içinde Konyalı Restoran görmek oldu! Bab-ı Hümayun'da gezerken burnuma soğan kokusu gelmedi değil... Alperen Ocakları, "ecdadımız soğan kokuyor" deyu tepki göstersun!

İnsani ihtiyaçlardan dolayı "saraya gelmişim, öyleyse ömrü hayatımda neden bir kere de saray helasına defi hacet etmiyorum?" deme gereği duydum, fakat saraydaki mevcut imkanların önündeki kuyruk nedeniyle kendimi tuttum.

Özetle, yine hüzünlü bir tarihe bakış gerçekleştirdik sayın seyirciler.


19 Kasım 2009 Perşembe

Arkadaşım şeytan



Geçen gün sevdicekle dolanırken, Asmalımescit'in Sofyalı'ya kıvrılan köşesindeki eski ve heybetli bir iş hanının duvarına yapıştırılmış kiralık ilanları gördük. Sırf meraktan fiyat soralım dedik. İş hanının bekçisi fiyatı söylemekle kalmayıp, bize iki ofis/daire gösterdi.

İçeride gezerken insanlığın bir dönem gerçekten "iyi" olmuş olabileceğini düşündüm. Yüksek tavanlar, geniş pencereler... Bir zamanlar insanlık daha bir insanmış kesinlikle, en azından mimari olarak halden anlayan, ruhu daraltmayan mekanlar yapmışlar. Tabi o dönem için de bu insani mekanlar zenginler için gerçekmiş malesef. Neyse, bazı şeyler de hiç değişmiyor işte...

İki daire de komple elden geçmiş olduğu için oldukça bakımlıydı. Bir daireyi, kiracı henüz tam boşaltmamış. Yarı metruk bir fotoğraf stüdyosu duruyordu içeride. Duvarlardan birinde elektrik düğmesinin hemen üzerine Marvin'in (The Paranoid Android, ki en sevdiğim karakterlerdendir... ) 2005 tarihli filmdeki versiyonunun resmi yapıştırılmıştı. Ayrıca nereye açıldığı belli olmayan bir kapının üzerindeki bir tabelada "Salaksi" yazıyordu. Mekana acayip kanım ısındı.

O an şeytan dürttü, "kirala böyle bir yeri, kur kendi işini", dedi. "Dürtüp kafamı bulandıracağına, para bul, işe yarar fikir ver deyyuz, rahat bırak beni!" dedim, sustu.

Muz balığı için mükemmel bir gün



İnsana bir şeyler üretme ve yaratma gazı geldiği an, bilinç devre dışı kalıyor ve kalmalı da.

Can sıkıntısı ve fazla düşünme hali sonucunda, ayların ertelenmişliğini kustuğum şu kolaj çalışmasında ne ifade ettiğimi bilinçaltım biliyor, ben değil...

Salinger'e gitsin bu eserim...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Din-sizsiniz


Bir tasarımcı olarak tanrı!

Dear-God
adında bir online dua sitesine rastladım, epey retro ve absurd bir çalışma olmuş. Oraya bakarken aklıma geldi: Bir tasarım konusu olarak yeni bir din ele alınsa nasıl olur?!

Al sana bir case-study!

Bir tasarımcı ve yaratıcı olarak tanrıyı oynamaca:
Yeni bir din oluştur; markasıyla, ismiyle, logosuyla, marka ile özdeşleşecek kişisiyle, manifestosuyla, kutsal saydığı şeylerle, hedef kitlesiyle, ritüelleriyle...

20 Ekim 2009 Salı

Yaşar, ölmez.

Yaşar Ölmez, öldü. Hem de intihar ederek.

Aydın Boysan yazmış galiba (Kaynak: peixesloucos) , "bu köprüler halktan çok uzak, ya trafik ya da intihar mecrası olarak kullanılıyor" diye ve köprülerin halka yakınlaşabildiği bir günde Yaşar Ölmez'in ölümüne yaklaşası, ölümünü yaşayası geliyor.

Peki insan o gün ölmeye karar verse yanına şemsiyesini neden alır? "Öleceğim, ama ıslanmayım en azından" diyerek yanına şemsiye alan bir insan kendini neden denize atar? Muhtemelen anlık bir karar ile köprü üzerindeyken bırakıverdi kendini.


O mont ve şemsiye, ölünün cenaze evinin önüne bırakılan ayakkabıları gibi kalmış köprüde. Şemsiyenin sapı da bir soru işaretinin tepesi gibi köprünün demirlerinde asılı kalmış, atlayanın ardından bakar gibi...


Yaşar, ölmez.

18 Ekim 2009 Pazar

Bombalar düşerken neden fısıltıya konuşuyorsun?


Bir zamanlar şöyle yazmışım Kings of Convenience için:

Bülent Ortaçgil'i Bozburun'daki deniz manzarasından koparıp, fjord arka fonu önüne yerleştirelim. İçine biraz İskandinav manikliği, biraz kuzey depresifliği ve bolca kutup dinginliği katalım. Az kelimeye çok mana ekleyelim, gitarımızı alalım, piyanoyu da sırtlayalım zaman zaman. Gece olsun. Kuzeyin yarı uykulu halleri bastırsın. Herkes, her şey sussun. İki adam susarmış gibi yapıp, iç sesleriyle şarkı söylesinler inceden inceden... Farkettirmeden, sessizce içimize dokunup geçsinler.

Yeni albümleri çıktı, çok manidar ismiyle: Declaration of Dependence
Ve ben bu albümü o kadar uzun zamandır bekliyordum ki artık beklediğimi unutmuştum resmen.

Bu kadar kuzeyli olup, bu kadar sıcak şarkı yapabilmek, Kuzey Buz Denizi kıyısına palmiye dikip, altında şortla oturup, gitar çalmak gibi, ki bu adamların müziği de aynen böyle birşey zaten.

Örnek için:
Mrs. Cold - http://www.youtube.com/watch?v=5VZLC8YFmj8

17 Ekim 2009 Cumartesi

Günlük keşif: Willy Ronis


Amoureux de la ColonneBastille, Paris, 1957, Willy Ronis

16 Ekim 2009 Cuma

İstanbul'dan Paris'e bakmak

Paris'teki Centre Pompidou, dünya üzerindeki (zaman zaman başka gezegenlere gidiyorum sanki de?!) en sevdiğim ve zamanında kendimi çok yalnız hissettiğim yerlerden biri. Neden bu kadar seviyorum tam emin değilim. Mazoşist bir sevgi bu biraz...

Geçenlerde kardeşim bana bir bağlantı gönderdi. Centre Pompidou'nun önündeki meydanı gece gündüz gösteren bir webcam görüntüsü var burada. Ortamı özledikçe bu bağlantıya bakıyorum, hmm, bugün yağmur var oralarda galiba.

Bazen teknolojiyi seviyorum sanırım. Çok acayip şeyler yaptırtıyor bana.
Mesela şu an o görüntüye giren insanların aklından, İstanbul'da birisinin oturmuş onları izliyor olabileceği ihtimali geçiyor mudur ki? Bence çok hastalıklı bir durum bu!

"Big Sister" is watching you!

15 Ekim 2009 Perşembe

Logicomix


19. Yüzyıl'ın sonlarından 2. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde matematikteki mantıksal kesinliğin sorgulanışı gibi çok aşmış bir konuyu irdeleyen, Bertrand Russell başta olmak üzere dönemin çeşit çeşit filozofunu, mantıkçısını, matematikçisini ve bunların karılarını, sevgililerini, metreslerini harmanlayan, ayrıca içine türlü manyağı ve Adolf Hitler'i de katan, birileri yurt dışına çıktığında ilk istenecek çizgi roman: LOGICOMIX

Nuyork Tayms da pek sevmiş ayrıca.


11 Ekim 2009 Pazar

Astronot kafası



"In outer space you develop an instant global consciousness, a people orientation, an intense dissatisfaction with the state of the world, and a compulsion to do something about it. From out there on the moon, international politics look so petty. You want to grab a politician by the scruff of the neck and drag him a quarter of a million miles out and say, "Look at that, you son of a bitch."

Edgar Mitchell

Uzak nebulalar gibi gözlerin

NASA, Ay'ı bombaladı.
Resmi maksat su aramak, ama iş sahibi ABD olunca, insan uzun vadede bir yayılmacılık durumu olur mu diye şüphe etmiyor değil. Belki ABD, oraya da demokrasi götürmeyi veya Ay'ı uzayın demokratikleştirilmesi sırasında bir üs olarak kullanmayı düşünüyordur, bilemiyorum. Dünya dışı liderlerin heykellerinin yıkılıp, şıpıdık terlikle dövüldüğü gezegenler keşfedilir ileride belki...

Ben yine de NASA'yı vurucu kırıcı olarak değil, insanlara mehtap diye Dünya'yı izleme şansı veren romantik ve futuristik bir kurum olarak anmak istiyorum:

Kaynak: Astronomy Picture of The Day Archieve, dünyevi meselelerden uzaklaşıp, evrende ne kadar manasız yaratıklar ve hatta "hiç" olduğumuzu görmek için bakılabilecek ulvi ve bakan kişinin hissiyatına göre ruhani bile olabilecek bir NASA hizmeti.

Dünya'nın uzaydan çekilmiş fotoğraflarını gördüğümde bir tuhaf oluyorum. Garip bir hüzün basıyor, acıma hissi geliyor. Artık koskaca bir karanlığın içinde dönüp duran minicik bir nokta olduğundan mı acıyorum, yoksa Dünya tanımlaması altındaki o küçücük noktanın içinde yer alan kendimin ve boku bokuna sorun çıkartıp duran tüm insanlığın, evren içindeki hiçe yakın varlığını görüp kendime ve herkese mi acıyorum tam emin değilim. Sonra bir yazı okudum bir gün; uzaya çıkan astronotların çoğu dünyayı uzaydan ilk kez gördüklerinde hissettiklerini anlatıyorlardı. Büyük bir çoğunluğunun söylediği ortak şey acıma ve şevkat hissiydi.

Astronot olmak isterdim gerçekten, baya güzel bir kafası olsa gerek. Bir de dünyaya dışarıdan bakmış adamlar çok güzel laflar etmişler. Her gün 2-3 tane bunlardan okuyorum, bir duble rakı atmış gibi oluyor. Bir de Pink Floyd'dan "Shine on you crazy diamond" açıyorum, Mars'a gidip gelmiş gibi, hızını alamayıp 60 rekat namaz kılmış Müslüman gibi, 30 gün meditasyon yapmış Budist gibi, Ganj'da keselenmiş Hindu gibi, havuza doldurulmuş kutsanmış suda saatlerce yüzüp ellerini buruş buruş yapmış Hıristiyan gibi oluyorum vallaha. Öyle bir ferahlama hali yani...

Bu muhabbetin üzerine en temizinden bir Carl Sagan, "Pale Blue Dot" videosu iyi gider. Şekli bile zor seçilen şu manasız minik nokta üzerindeki kendi varlığımı bir düşünüp, bir kahve içerim muhtemelen. Sonra TV'yi açarım, oturup yıldızlardan bakarım dünyadaki neslimize... Annem "yıkanacak çamaşırın var mı?" diye sorar, babam birilerine kızıp söylenir, Obama'ya Nobel Barış ödülü verirler, sanki babasının katılacağı bir toplantıya bıyık-burun-gözlük maskelerinden takıp da gelmiş 12 yaşında bir çocuk cinliğinde duran dışişleri bakanı bir yerlere imza atar, biri büyük hisseder, ama kutusundan 300 TL çıkar, ben "ulan yaş da kemale erdi" düşüncelerinde saçma sapan kaybolurum, bir yerlerde birileri doğar, birileri ölür, küçük yaratıkların büyük sorunları ile böyle döner o soluk mavi nokta işte...


8 Ekim 2009 Perşembe

Abuklama

Saat 02:32, gece.
Burnum tıkalı, beynime az oksijen gidiyor.

Bir soruya denk geldim:

"Kanunlar geriye doğru yürür mü?"

Kanunların Michael Jackson olması...

Esnaf teorisi




Dükkanının önünde bütün gün oturan, tavla oynayan esnaf huzuru istiyorum kendime.

Derdin olur yine, sıkıntınsız hayat olmaz. Sabah küfür ederek uyanırsın, akşam kaygıyla uyursun belki, ama bütün gün gündelik hayatın içinde olursun, huzuru bulursun. Yavaş akan, nur topu gibi bir zaman algın olur, sokaktan gelip geçen tanıdıklara laf atarsın, mahalli bi ağırlığın olur oturduğun yerde.

Esnafın dükkan önü hayatının, izole ortamlarda bütün gün sanal sanal pixel'lere bakmaktan, Facebook'taki yazışmana "muhabbet" demekten ve profilindeki kendine dair durum raporu ile yaptığın acınası paylaşımdan daha iyi ve gerçek olduğu kesin.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Ve yaz biter...


Susuz geçen yazı, sonbaharda sulandırdım.
Yazın karşılaşamadığım denize Eylül'de uğradım, selamlaştım ve sonra kendisi ile vedalaştım.

Yaz bitmiş gerçekten. Kumlar bile soğumuş.

Denizin içi, dışarıdan daha sıcaksa yaz bitmiştir gerçekten.

Sahilde üç beş insan ve köpekler kalmış sadece. İşine gücüne dönen turistlerin ve okullar açılınca yazlıklarındaki mobilyaların üzerine beyaz örtüler serip, panjurları sıkı sıkı kapatıp giden ailelerin yokluğunda rahatlamış olan esnaf ahalisi, dükkanların önünde sakin sakin oturuyor. Kıyamet sonrası huzuruna bürünmüş sokaklar.

Yaz sonlarında sahil kasabaları, pazar günü evde takılan baba gibi oluyor, kendi halinde, rahat, yavaş ve biraz bakımsız... Ama güzel yine de.


Mamma Mia



İşte son günlerin en samimi ve en İtalyan pozu!

"Kendin gibi olmanın resmini çizebilir misin Abidin?" deseler, şu fotoğraftaki Berlusconi'yi çizerdim.

Bir insanın bu kadar yüzsüz olmasına rağmen, bunu rol yapmadan, tüm doğallığı ile sergilemesinde salakça bir samimiyet buluyorum ben. Adı bir kere deliye ve azgına çıktı nasılsa. Bir rahatlık gelmiş adama... Zaten maskülen olan politikanın en üst seviyesindeki protokolde bile maço tavırlarla kur yapıyor! Belki G-20 zirvesi denilince daha erotik birşey anlamıştır.

Irkçı bir ŞAKA da yapmış kendisi. G-20 zirvesinden sonra İtalya'da yaptığı bir konuşmada Obama'yı kastederek, "Bronzlaşmış birinden selam var" demiş. Bu lafı ırkçı bulanları da "salak" olarak tanımlamış ve söylediği şeyi "sevgi dolu bir şaka" olarak nitelendirmiş. (Radikal, 28.09.2009)

Berlusconi samimi, ama samimiyeti sevimliliğinen değil, güdülerini dizginleyememesinden ve beceriksizliğinden geliyor. Mesela bir insan işte. Mahalledeki kızlara sürekli laf atan, beğendiği kızı kenarda kıstıran, her gördüğü zenciye "arap" diyen, Taksim'de sık sık gördüğümüz bir modelin İtalyan versiyonu kendisi. Hem uzaktan amca oğlumuz sayılır, zira kendisi Reccep Tayyip Erdoğan'ın kankası. Ananı da al git ekolü...

Şifre

Bazı dizilere şifre konulması önerilmiş. Sebebi de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf açıklamış:

"...Aileyi bir arada tutan değerlerden erozyona uğrayanlar varsa yeniden canlandırılması, var olanların da güçlendirilmesi ve pekiştirilmesi, güçlü aile yapısının inşa edilmesi, sürdürülebilirliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz..." (Radikal, 28.09.2009)

Burada, tabi ki aile yapısını bozan şeyden kasıt sevişmek oluyor. Anlamıyorum, aile, sevişme hakkının devletin şahitliğinde alınmasıyla kurulmuyor mu zaten? Aile dediğimiz şey sevişmeyi içermiyor mu? Sanki kimse sevişmiyor bu ülkede! Bastırdığı libidosunu dizginlemek için porno kanalını şifreye rağmen izleyen, oradaki karlı bulanık görüntüden tahrik olan bir ülke burası...

Şifresiz ve tekrar tekrar yayınlanan "evet, öldürmüş, sonra kafasını testere ile kesmiş, sonra da sucuk ekmek yemiş" içerikli cinayet haberleri, kaza, savaş, çatışma, ceset görüntüleri şiddeti normalleştirip, aileden öte tüm toplumsal yapıya zarar vermiyor mu? "Kaynım bana kaydı" serzenişiyle sabah programına çıkan teyzeme neden ceza yok? Bence o sabah programları çok daha travmatik! "Cenifır Löpet ile İzdivaç" programının nihai sonucu insanları seviştirmek değil mi? RTÜK, bunlara bu kadar duyarsızken sevişmeye takmış kafayı.

Polis devleti olmanın lüzumu yok, isteyen istediğini izler, istemeyen TV'yi kapatır, kanalı değiştirir. İsteyen vatandaş "ahlakımız elden gidiyor" diye eylem yapar, isteyen "porno kanalı ücretsiz olsun" diye eylem yapar. Yapabilmeli yani, teoride. Ama ahlak, devletin tekelinde ise ve bu sadece cinsellik üzerinden yorumlanıyorsa bir yerlerde baya hastalıklı bir durum var demek ki...

Savaşma seviş RTÜK!

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kimseye gülmedim Amerikalılar'a güldüğüm kadar


Obama’ya ‘sosyalizme gidiyoruz’ protestosu:

ABD'nin dört bir yanından başkente gelen onbinlerce kişi, Obama'yı ülkeyi ‘sosyalizme sürüklemekle’ suçlayıp protesto etti.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Kafama baget ekmekle vurulmuş hissi



Bu aralar birşeyleri özlüyorum ama neyi özlüyorum bilmiyorum. Daha doğrusu, özlem hissine benzer sıkıntılı bir hal var üzerimde. Mesela, az önce bilgisayarımı karıştırırken bir zamanlar çektiğim şu fotoğrafı buldum. Öyle Jön Türklüğüm, Frankafonluğum falan asla olmadı; ama şu Paris şehrinde sallamaz bir ruh hali ile geçirdiğim zamanları, hatta ondan ziyade, o zamanlardaki "ben"i özlediğimi farkettim şimdi. Öğrencilik iyiydi be...

11 Eylül 2009 Cuma

Sana dün bir dereden baktım aziz İstanbul



Akışkan falan derken bir anda aktı gitti ortalık.
Ne garip zamanlar bunlar.

Az önce TV'de gördüm, sunucu adam, AKUT görevlisine soruyor:

- Sokakta sele yakalanırsak ne yapmalıyız?

Şu sorunun ve sorulduğu konseptin abukluğu beni benden aldı. "Böyyük" şehirde yaşıyoruz, ama muhabbet Amazon ormanlarına trekking'e giden ekibin bir uzmanla yapacağı cinsten.

- Eeee şimdi su bilek boyunda olsa dahi sürüklenme riskiniz var. Asla suyun akış yönünün tersine gitmeye çalışmayın. En iyisi uzun bir sırık bulup, bundan destek alarak ilerlemek...

Bu sırada, yaklaşık 1.80 metre boyunda, kalınca bir ağaç dalı giriyor kadraja, daha doğrusu bilirkişiye uzatılıyor. Sunucu ve uzman kişi bileklerine kadar suya girmiş şekilde, ağır adımlarla sokakta yürüyorlar, pardon yüzüyorlar;

- Şimdi şu şekilde bundan destek alarak ilerlemek lazım...

Gelişmiş, modern falan değil burası...
Bence insan eliyle yaratılmış kocaman bir jungle tüm gezegen, hem de en vahşisinden. İnsan, elinin değdiği her yeri kendisi gibi çelişkiler içinde ve zararlı bir yer haline getiriyor. Kültür başkentinin sokaklarında rafting yapılabiliyor misal...

Bu şehrin seli böyleyse depremi nasıl olacak onu düşünüyorum, ama çok da düşünmek istemiyorum, korkuyorum zira.

Geçen hafta yine kel alaka birşey okuyordum. 1999 yılından itibaren Türk dış politikasının nasıl dönüştüğü, bunda deprem sonrasındaki uluslararası dayanışmanın etkisini falan anlatıyordu metin. Birden bir şey dürttü, Google'da "1999 Gölcük Depremi" diye arattım. Fotoğraflar, komplo teorileri, garip garip batıl hikayeler... Yarım saatim bunlarla geçti ve o kadarı bile saçma sapan bir ruh haline soktu beni. Geliyor işte bu şey... Gelecek illa ki. Yine TV'ler en berbat görüntüleri çekecekler, deprem uzmanları konuşup duracak, onbinlerce kişi ölecek, İstanbul'daki binaların çok büyük bir kısmı çökecek, şimdi rafting yapılan sokaklarda bu sefer enkaz dalışı ya da enkaz tırmanışları yapılacak, şehir kıyamet outdoor sahasına dönecek, gazeteler "deprem değil, insan öldürdü", "enkazda can pazarı", "yine önlem alınmadı" tipi başlıklar atacaklar, muhtemelen büyük ekonomik çöküşler yaşanacak. Sonra... O kadar. Ölen ölecek, 2-3 ay deprem muhabbeti yapılacak, 3-5 suçlu bulunacak ve geçmiş olsun. Büyük deprem atlatılacak işte böyle...

Sonra TV'ye tekrar baktım. Saray Muhallebicisi çıkmış, kendilerinden 14 sene önceki belediyelere saydırıyordu. Hay dedim... Yok, bişi diyemedim aslında.

8 Eylül 2009 Salı

Başka tip bir akışkan



2007 - California, USA

7 Eylül 2009 Pazartesi

Akışkan



2007 - Chicago, USA

6 Eylül 2009 Pazar

Yeşil Porno



Sundance Channel'da (NTV'de yayınlanan "Küçük Gezegen için Büyük Fikirler" belgeselinin orijinal yapımcısı olan kanal) "Green Porno" adında bir belgesel var. Burada Isabella Rossellini, deniz canlılarının üreme yöntemlerini abzürd bir biçimde anlatıyor.

Hafiften Michel Gondry tadında...

Misal...

4 Eylül 2009 Cuma

Tespit

Bugün beni hüzünlendiren 3 şey/durum tespit ettim:

1. Fırından yeni çıkmış, üzerinde dumanı tüten, kabarık, 3 boyutlu capcanım lavaştan kopartılan ilk parça ile beraber lavaşın sönmesi ve 2 boyutlu hale gelmesi

2. Ağaçtan düşüp yerde ezilen incirin tatlı, mayhoş ve hafiften çürük kokusu (yaz sonunu hatırlatıyor hep)

3. O yaşta ezberinden başka birşey anlatamayacak olan çocukları TV'ye çıkartıp, reyting uğruna o çocuklara bir Noel Baba tarafından lunapark eksenli memleket tartışmaları yaptırılması

3 Eylül 2009 Perşembe

Karizma duvarında siyasi taşlar

Ortadoğu'nun bitmek bilmeyen çilesine dair birşeyler okuyorum. Buradaki Arap rejimlerinde, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortak bir nitelik olarak görülen otokratik/karizmatik liderlik yapılanmasından ve bunun nedenlerinden bahsediliyordu.

Bir düşündüm de... Şu adamlardaki rock star karizması (Yaptıklarından ve siyasi kimliklerinden bağımsız olarak, tamamen fiziksel görünüş odaklı yorumluyorum. Evet, yüzeyselliğin daniskasıyım zaman zaman... ) hangi batılı liderde var allasen?


Toksik kitaplar



Ekonomi okumuş biri olarak her zaman bu bilim dalını gerçekçiliğini sorgulamışımdır. "Onu sabit alırsak bu böyle olur... Kısa vadede şöyledir, ama uzun vadede böyledir... vs. vs."

Bir dolu varsayım ile kurulmuş teorilerin gerçek hayatta çözüm üretebilme kapasiteleri ne olabilir ki??

"Şimdi benim 5 kolum olduğunu varsayalım, o zaman saniyede 5 kroşe çakabilirim" ya da "Günde 5 öğün 1.5 porsiyon adana yeyip, kilo almayacağımı varsayalım, o zaman kısa vadede, misal bu yaza plajda tanga giyebilirim, uzun vadede ise kolesterolden ölürüm ama kilo aldırmayan adana kebabın kolesterol düzeyine zararı olmayacağını da varsayabiliriz" deyince ne kadar gerçekçi oluyorsam, bazen bu iktisat biliminde de o kadar gerçekçi olunuyor gibi geliyor bana.

İktisatçı camiada bir tek John Maynard Keynes'i tutarım, şu lafı ile camiadaki tek gerçekçi ve elle tutulur saptamayı yaptığı için: "Uzun vadede hepimiz ölüyüz - In the long run, we are all dead".

Ha bir de Ceteris Paribus var, ama ona hiç girmiyorum, zira çıkamam.

E n'oldu? Küresel kriz ile beraber çoğu liberal ekonomi teorisi herkesin elinde patladı. Birileri de isyan edip, ekonomi teorilerinin tartışılması gerektiğini ve bu sebepten dolayı ekonomi kitaplarının yeniden yazılması gerektiğini söylemeye başladı. Çok da iyi oldu. Takdir, tebrik.

"TOXIC TEXTBOOKS"

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Beklemek



Sürekli bir bekleyiş ama asla ulaşamama hali...

Mayıs 2009 - Kadıköy

28 Ağustos 2009 Cuma

Mahallenin gençleri


Ne acayip, bakınca Arap Sülo, Muslukçu Cevat ve Sucu Osman gibiler, ama gerçekte MJ, Freddy Mercury ve John Deacon bunlar.

3'ün 2'si rahmetli...

Sahi, "Pop'un Kralı" öldü, Queen de gitti. Kim geçecek yerlerine?

25 Ağustos 2009 Salı

Susuz Yaz


Ah ah... Sonbahar geliyor sinsi sinsi.
Yaz bitti mi ben anlarım.
Ama bir yaz daha geçti ve ben geçişinden yine hiçbir şey anlamadım...

Bakıyorum, insanlar pek eğlenmiş.
Plajlara gidilmiş, renkli bikinilerle, omuzlarda havlularla, parmak arası terliklerle güneşe selam verilmiş. Mayoların içine kum kaçmış. Hafif kıyafetlerle hafif yaşanmış.

Ben yapamadım, yapamıyorum.
Olmuyor işte... Kimsenin, işin, gücün sebebi değil bu. Tamamen kişisel beceriksizlik ve plansızlık.
Düzen kuramadım bir türlü.

Bir ara çok takıyordum da... Artık umrumda değil!
Birşeyler olmaya çabalarken olduğu şeyi yitiriyor insan. Ama ne zamanki birşeyler olmaya çalışmıyorsun da olduğun gibi oluyorsun, kendin için başka bir varoluş durumunun olmadığını anlıyorsun, o zaman düzeliyor herşey.
Benim durumum da budur; düzensizlik.
Ve ben böyle iyiyim.

N'apayim? Asla yaz tatillerini kocaman arkadaş grubuyla hopiddi hopiddi geçiren bir tip olmadım ki, şimdi tatil yapamadım diye üzüleyim... Bu yaz, ayrıca planlayamadım, denk getiremedim, düzen kuramadım ve hatta kurduğum düzeni değiştirdim. Tatil de kaynadı gitti... Ki tatillik bir durumum olmasın, tatil için yaşamayayım, keyifli bir hayatım olsun ki her an bana tatil gibi olsun arayışı sebebiyle "tatil" olarak tanımlanan etkinliği yapamadım bu sene... Hmm, geçen sene de böyleydim galiba ve hatta ondan önceki sene de... Düşününce, her yazı arayışlarla kovalayışlarla geçirip gidiyorum galiba.

Benim için bu yazın tek fena yanı denizsizlik (denizsiz kalınca densiz de oluyor insan) oldu, ona yanarım bir tek! 27 yıllık (off, yazınca çok büyük oldum lan!) kendi-eksenim-etrafımda-dönüş hikayemde susuz tek bir yaz geçtiyse, o da budur!

Susuz yaz 2009!
Fotoroman olarak pek yakında burada...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Düşünme balonu



Günlük yaşamda kullanıma uygun, konuşma ve düşünme balonu tasarımı...

23 Ağustos 2009 Pazar

The umbrella man


Sigorta firmalarının geleceği güvence altına almak gibi saçma sapan ve imkansız bir amaca hizmet ediyor olmaları ne acayip.

Gelecek dediğin nedir ki? Bir yanılsama. Şu andan başka bir gerçek mi var sanki? Sonsuz bir şimdi içinde o an nefessiz kalan pek ulvi kent ozanı Teoman şarkıcısı da tam bu noktaya felsefi parmağını basmıştı bir güftesinde, ki o nokta çok doğru bir noktadır.

"Şu an" dediğimiz de her an kırılan ve dallanıp budaklanan bir şey. Ben bunları yazarken diyelim ki bir harf hatası yaptım, hatalı yazdığım şeyi sildim, 2 saniyemi aldı ve yazmaya devam ettim. Bunu yaptığım gidişat ile, hatasız yazmış olsaydım gerçekleşecek olan gidişat birbirinden kesinlikle farklı olacaktı. Her an sonsuz olasılık yaratan "şimdi" dururken, gelecek denilen henüz-yaşanmamış-şimdiki-zamanın belirsizliğinden korkmak niye?!

Velhasıl, sözüm sigorta şirketlerine... Bu kurumların geleceği güvence altına almak gibi abuk bir temennileri var. Bir şey olacaksa olacak kardeşim! Senin bunu sigortaya bağlaman, "popomu şimdiden yağlayım ki ilerde girecek olan şemsiye kolay çıksın" hesabı... O şemsiye nasılsa girecek, öyle veya böyle... Garantisi yok ki bu işin!

Bir reklam gördüm de... Ona sinirlendim ben. Yok geleceği güvence altına alabilirmişiz, geleceği bilebilirmişiz, sigorta mühimmiş, şimdiden yatırımımızı yapalımmış ki emekliliğimizde, yaşlılığımızda rahat edelimmiş. Belki adam emekliliğini göremeyecek, belki o reklamı gördükten 1 saat sonra içtiği su boğazına kaçacak, boğulacak, ölecek... Ne anladım ben geleceğin garantisinden?! Bırak ya, yaşa git işte... Korkarak yaşanmaz ki!

Tam bu hislere gark olmuşken, pek değer verdiğim birinin araba kullanırken yaptığı ani bir hareketle irkildim, korktum, sinirlendim. Geleceğin garantilerinin olmadığını, zira herşeyin saniyelik karar anlarından ibaret olduğunu bir kere daha anladım. Saatte 50 km değil de 50.5 km hızla gitsen, yandaki araba tam sen geçtiğin anda burnunu 5 cm dışarı çıkarsa ve sol arkanda kalan tanker o an yavaşlamasa gittin işte. Nallar yukarı. Son... Bu kadar basit ve kolay. Oysa primini takır takır ödediğin hayat sigortan vardı. Geleceğin garantiydi yani...

Gelecek garantisi lafıyla gelmeyin bana kardeşim, yalan zira.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Yine aynı adam...


Dün gece rüyamda Obama'yı gördüm. Resmi bir temas için Türkiye'ye gelmiş, ama daha çok bayram tatilini hafta sonuyla birleştirip uzun tatile kaçan memur havasında. Ege kıyılarında bir yerdeyiz. Obama, pansiyonda kalıyor. Ben de heyetten sorumluyum. Obama'ya pansiyonda adam gibi yatacak bir yer ayarlayamıyoruz, sırt dayama yerinin hemen üzeri dolap, kitaplık ve raf gibi olan eski tip bir divanda yatırıyoruz! Divan çek-yat gibi oluyor, ama yatılacak yeri daracık, aşınmış, süngeri çıkmış ve etrafında toz topakları var. Yatılacak yerin üzerine annemlerin beyaz üzerine turuncu çiçekli çarşafını seriyorum. Obama'ya da gri bir eşofman altı ve üzerine t-shirt veriyorum pijama niyetine.

Sonra uyandım... Sabah TV'yi açtım, Obama İslam camiasına Ramazan tebriği yollamış, konuşma yapıyordu, "amcamın ellerinden, yeğenlerin gözlerinden öperim" diyordu sanki. Rüyamdaki divandan kalkmış da gelmiş gibi hissettim. Üzerine gömlek ve ceket giymiş ama altında hala dizleri bolarmış (böyle bir kelime var mı bilmiyorum, yoksa da şu an uydurdum) gri renk eşofman altı var gibi geldi bir an... "Vay len" deyip, ensesine vurmak istedim.

21 Temmuz 2009 Salı

Gölge


Tutanamadığını farkeder ya insan bazen...
Beceriksizlik hissi bastırır, yok olmak ister.

Kendine dışarıdan baktığın ve "ulan ben ne yapıyorum?!" dediğin bir anda, hayatına bir zamanlar dahil ettiğin ve sonra çıkarttığın insanların dünyanın en iyi okullarında ve en iyi şirketlerinde fink attığını duyarsın. Sevgilileri de sarmaşık ligindendir... Asabın bozulur, kendine kızarsın. Oysa bilirsin ki sen de akıllısın. Kafan karışık sadece... O yüzden pek birşey becerememişsin gibidir. Hepsi bu. Yine de avutamazsın kendini.

Bir zamanlar boş ama hoş bulduğun hemcinslerinle kendini en berbat hissettiğin anlarda karşılaşırsın. Boş işlerin peşinde koşturmakta olduğunu düşündüğün, saçının başının dağıldığı, birilerine ve en çok da kendine feci kızdığın, koşturmaktan ter içinde kaldığın bir anda liseden tanıdığın ama yıllardır görmediğin birine rastlarsın. Topladığı kızıl saçları, siyah güneş gözlüğü, iş için kullandığı belli olan karizmatik telsiz kulaklığı, desenli bluzu ve kısacık şortundan çıkan upuzun bacakları ile karşına dikilir, selamlaşırsın. Dağınık saçlarını az biraz toparlayan bandanayı düzeltmeye çalışır, sıcağa rağmen giydiğin siyah elbisenin içindeyken bu renkli hatunun yanında pırıltılı bir galaksinin ortasındaki karadelik gibi kaldığını düşünürsün. Konuşursunuz biraz. O büyük firmalardan birindedir, senden daha iyi maaş aldığı kesindir. Oysa sen daha çok kitap okurdun, kesin büyük adam olurdun, dünyayı kendine dert eder ve onu değiştirmek isterdin. Şimdi neden bu maaş işine takıldın ki??

Birilerinden düğün davetiyesi alırsın, birilerinin boşanma haberini duyarsın, birileri doğurmaktadır, birileri hamiledir. Oysa sen hala çekip gitmek istersin, "2 seneye Güney Amerika'da olur muyum ki?" dersin, sabitlenemezsin. Bu halini seversin ama yaş kemale ererken birşeyleri kaçırıyor olmaktan endişelenirsin. Sonra yine abarttığını farkedersin.

Bazen de çok ama çok yalnız hissettiğin olur, sebepsiz yere. Herşey tamdır, ama doğuştan gelen ya da sonradan kronikleşen bir boşluk vardır içinde, o dürter. En yakınlarına bile birşey anlatmazsın, çünkü kendinden başka kimse çare olamaz sana, bunu iyi bilirsin. Herkesin kendi derdi vardır zaten, seninki neden daha büyük olsun ki? Hem artık mevcut dilin sınırları içinde değildir senin boşluğunun tarifi. Anlatmayı beceremezsin. Anlatabildiğin kadarı ile de kimsenin kafasını şişirmek istemezsin. Susarsın. Normalmiş gibi yaparsın. Bir zamanlar keşfettiğin İskandinav melodilerden birini açarsın.

Life is good today.

Anneni özlersin, babanı istersin.
"Dedemin göbeğine kafamı koyup uyusam" dersin.
Ama bir yanınla da büyümek istersin. Beceremezsin.

Gölgen yaşar dışarıda, sen ise kendi içinden çıkmaya çalışırsın.

28 Haziran 2009 Pazar

Abesle iştigal

İstanbul, sürekli olarak kendini yeniden üreten bir şehir. Bu yüzden, şehir içindeki bir yere 15 kere gitmiş olsam bile 16. gidişim hep önceliklerden farklı oluyor.

Bu yeniden üretim halini bana en çok eski İstanbul yaşatıyor. Yüzyılların ve binyılların yerinden oynatamadığı yapıların ortasında çok acayip bir kaos hüküm sürüyor. Tip tip insanın, cins cins muhabbetin, gürültü ve karmaşının ürettiği kaosun göbeğinden kadim bir düzen çıkıyor.

Birbirinden bağımsız hareket eden binlerce serseri elektron çılgıncasına koşturup dururken, herşey her an değişiyor. Elektronların merkezinde yer alan devasa çekirdekler ise varlıkları ve ağırlıkları ile zamanı bükerken, eski İstanbul'daki fiziksel mekana limiti sonsuza giden bir şimdiki zaman kipi katıyorlar.

Sürekli bir dönüşüm ve sürekli bir sabitlik.
Zıtlıklara ve çelişkilere rağmen varoluş.
Doğum ve ölüm.
Yaşlılık ve gençlik.





Buralarda gezerken, herşeyi sınıflandırıp isimlendirmeye bayılan zihniyete ve gördüklerini dilin mevcut sınırları içinde ifade edemeyince hemen post-modernizme sığınanlara nanik çekesim geliyor.

Homojen olmayan ve tam da ifade edilemeyen karikatürize haller sunuyor buralarda şehir...

Geleneksellik simgesi karakterler, bilişim çağının nimetlerinden faydalanırken, makina kartı yutuveriyor. Bu esnada, bir kedi kablosuz internet ve fiber optik kablo devrinde, şehrin duvarlarını saran eski kablo ağlarının dibine kıvrılmış gurul gurul uyuyor.


Sonra Sultanahmet Cami taraflarına geçiyorum. Belediye ya da Turizm Bakanlığı burada büyük işlere kalkışmış, isteyene bilgi merkezinde hızlandırılmış İslam eğitimi veriyor, belki de hayatın anlamını söylüyor, "kırmızı hap mı, mavi hap mı?" diye soruyor...


Sultanahmet Cami ve Ayasofya arasındaki meydana kurulmuş bir platformda ise tüm tezatların altını koyu koyu çizercesine motorsiklet şov yapılıyor. Atlayan zıplayan motorların etrafını saran kalabalığın ortasında tezgahını açmış bir adam, 70'lerin uzay filmlerindeki elektronik aletlere benzeyen, bu zamanın çok dışından ama garip bir şekilde de futuristik görünen bir kutuyu masanın üzerine yerleştirmiş. Kutudan çıkan kabloların ucundaki iki metal sopayı insanlara tutturarak stres ölçümü yapıyor. Stres seviyesi yüksek çıkanlara da çözüm yollarını gösteren, takoz gibi kalın bir kitabı satmaya çalışıyor.

Soluma bakıyorum Sultanahmet Cami, sağıma bakıyorum Ayasofya, önüm motorsiklet rampası, arkam stres ölçer... Sessizce uzaklaşıyorum.


Ruhuna moonwalk



80'ler çocukları travmada...

Zira manevi varlığı, sıradan insan varlığının ötesinde, hatta sınırların ve kültürlerin ötesinde, uni-seks, uni-millet, uni-kültür bir anlam kazanmış; fiziksel varlığı ise bildiğimiz insansılardan farklı bir seyir izlemiş, bilişim çağının en baba pop ikonu ölerek, tanrısal varlığının faniliğini kanıtlamış oldu.

Çocukluklarının en ünlü, en ezeli ve en ebedi adamı bu dünyadan giden bir nesil için bu durum, yaşlandığının farkına varmak demek.

Baba erenlere katılıdığını tahmin ettiğim Michael Jackson'a, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tramvay hattındaki, Michael Jackson'ın beyaz eldivenlerinden giymiş bu karakterler ile veda ediyorum...

Siyah geldim şu dünyaya,
Beyaz giderim...

Yalnız karpuz


Yaz sıcağının garip bir melankolisi oluyor şehirde. Dışarı çıksan yapış yapış, evde dursan sıkıntı...

Hele İzmir'deyken, yaz mevsimi şehire garip bir yalnızlık, bana da ergime noktasında bir bunalım getirirdi.

2008 yazında, İstanbul'daki esintili bir yaz akşamında İzmir'in yılışık ve akışkan sıcağına selam göndermiştim bir gece...
O gelsin... Tanımadığım İzmirli Aytenler ve Tolgalar için.
...
“Mars’a gönderdikleri araç yüzeye inmiş, gezegende su arıyormuş” dedi Ayten donuk bir sesle. “Vay be, elin gavuru Mars’a gidiyor, ama biz suları bile akmayan şu İzmir çukurundan bir türlü çıkamıyoruz! Yaz günü kokuşuk kokuşuk kaldık buralarda”, diye cevap verdi Tolga. Sonra sigarasından bir fırt daha alıp, dumanını balkon kapısının eşiğinden dışarıya üfledi.

Ayten, biraz daha ışık yakalayabilmek için gazeteyi pencereye doğru çevirip okumaya devam etti:

“Brezilya’da da daha önce dünya ile etkileşime geçmemiş bir kabile bulmuşlar. Kabile üyeleri fotoğraflarını çeken helikoptere karşı ok ve yaylarını göstermişler”.

“Peh, ne var ki yani?! Bizde de UFO’yu taş atarak kovalayan adam var. Hem iki gün daha böyle evde durursak senden başka bir insan gördüğümde korkup taşlayacağım artık”, diye homurdandı Tolga.

Gazeteyi katlayıp, yelpaze gibi sallamaya başlayan Ayten’in alnında boncuk boncuk ter birikmişti. “E akşama Kordon’a inelim o zaman, iki bira içeriz, ferahlarsın” dedi Ayten. Bir yandan da oturduğu yerde bol eteğinin bir ucundan tutup serinlemek için sallamaya başlamıştı.

Tolga Ayten’e doğru baktı aniden. Sigarasını, yerdeki sardunya saksının içinde söndürüp, “Yahu ne birası Ayten, babamın kırkı yeni çıktı daha”, dedi sıkıntıyla.

“Adamı yaşarken çok umursadın da ölüsü mü kıymete bindi şimdi?!” dedi Ayten. Sesi çocuk azarlayan sert ve sinirli bir öğretmen tonundaydı. Ama Tolga, Ayten’in dudağının kenarında beliren ince çizgiyi gördü. Dalga geçiyordu. Tolga bunu farketti, ama umursamadı. Durgun bir sesle:

“Allah aşkına uğraşma benimle. Hem cuma cuma içki mi içirteceksin bana? Mübarek gün...”, dedi.

“Allah allah, iyice dengesizleştin sen Tolga! Evde durmaktan şikayet ediyorsun, dışarı çıkalım deyince de sinirleniyorsun. Sıcak çarptı seni iyice. Hem cumaysa n’olmuş? Ne mübareği, ne günahı? Allah’ın günlerini ayırmak günah asıl...” diye söylendi Ayten. Gazeteyi daha hızlı sallamaya başlamıştı. Eline malzeme geçince Tolga ile inadına uğraşırdı, acımasız olurdu bazen. Acıtırdı.

“Babanın mevlüdüne bile gelmedin, annen öldü bitti ağlamaktan. Kocasından çok oğlunun hayırsızlığına üzüldü kadın be! Şimdi dini bütün oluverdin, cumalar kıymete mi bindi?” diye devam etti Ayten, rakibine sağ sol kroşe vurup duran bir boksör hırsıyla. Sonra sustu.

Yaprak kımıldamıyordu. Dışarıdaki havanın içeriden daha sıcak olduğunu farkeden Tolga balkon kapısını kapattı. Hiçbir şey söylemedi. Kumrular yesin diye sabah gazete kağıdı üzerinde balkona bıraktığı ekmek kırıntılarına kapının ardından baktı bir süre. Sonra, “Ayten be, karpuz kesiversene bana, içim yanıyor”, dedi gözlerini kırıntılardan ayırmadan.

“Sular akmıyor be Tolga, yapış yapış şimdi, ne karpuzu?!” diye cevap verdi Ayten. Sinirle yerinden kalktı, Tolga’ya bir bardak soğuk su getirmek için mutfağa gitti. İki dakika sonra mutfaktan seslendi:

“Ama sular akşama gelir, sana sarma yaparım, yoğurt da var taze. Karpuzu da keseriz, balkonda yeriz serin serin”. Sesi yumuşamıştı.

Kırıntılara gelen güvercine dalıp giden Tolga, “Tamam”, dedi sessizce, kendi kendine. Ayten, muhtemelen duymamıştı.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Kiradaki rock'çı garibanizmi


O kadar uzun zamandır yazmıyorum ki artık yazmayı beceremeyeceğim hissiyatı içindeyim. Bütün gün aklıma fikirler geliyor, kafamda uçuşan ama taşırken ağırlaşan fikirler... Birşeyler görüyorum, birşeyler duyuyorum, birşeyler okuyorum, birilerine büyük laflar ediyorum.

Hayatım keskin U dönüşleri yapıyor bu aralar. Ama ben herşey normal ve olağan gibi davranmaya o kadar alışmışım ki, tepki verme isteğim daha yüzeye çıkmadan bilinçaltım tarafından bastırılıyor. Ve ben, içimdeki tonlarca ağırlıkla öylece duruyorum... Yazsam rahatlarım belki diye düşünüyorum, ama onun yerine gidip erik yiyorum. Annem yıkanacak kazağım olup olmadığını soruyor. Haziran ortasında hala yün terlik giyiyorum, üstüm yarı çıplak... Çelişkilerden ibaret insan.

Birileri birşeyler yazıyor, birileri birşeyler üretiyor, birileri birilerini keşfediyor, birileri bir yerlere gidiyor, birileri vurulup ölüyor ve biz bu anı internetten izleyebiliyoruz çok normalmişçesine. Ben duruyorum ve bekliyorum sakince.

Mesela insanım işte! Böyle bir çeşit insanım.

Serbest bilinç akışı yapayım, bir yerden başlamak lazım;

Kendini rock'çı olarak tanımlayan bir hatun kişi, "Türkiye'de rock'çılar kirada oturuyor" diyerek, müzisyenlerin gariban durumuna vurgu yapmış. Ona takıldı aklım. Peki insana sormazlar mı "kirada oturuyor da nerede ve kaça oturuyor?" diye. Garibanlık haline bu kadar yüzeysel bir yaklaşım yaptığı ve bu vesile ile yazmama sebep olduğu için bu artistik patinaj rock'çısına teşekkürü borç bilirim.


3 Mayıs 2009 Pazar

Sürreal ve yalnız ülkem...


Kadıköy'de sevdicekle salınırken rastladığımız % 100 gerçek bir ilan!
İlanda bir müdahale illa ki var, ama fotoğraf hilesi değil, doğrudan elle bir müdahale yapılmış.
Mamüllerimizin hiçbirinde photoshop yoktur.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Ekmek kemirirken...

Duyarlı orta sınıfın pasif-agresif eylemlerine bir örnek:

"One Dollar Diet Project"

Eylül 2008'den bu yana, günlük yiyecek harcamalarını 1 Dolar ve altında tutarak beslenmeye çalışan iki öğretmenin hikayesi... Cevap ararken daha çok soruya ulaştıklarını belirttikleri için ayrıca sevdim kendilerini.

Acaba Türkiye'de bu konu ile ilgili bir çalışma yapılmış mıdır?
Açlık ve yoksulluk sınırlarını belirleyen aylık gelir tutarları TÜİK tarafından açıklanıyor ve hanehalkına ilişkin istatistikler bu kapsamda yayımlanıyor. Fakat bu açıklamaların durum tespitinden öteye gittiğini sanmıyorum. Türkiye'de 1 Dolar karşılığına TL olarak denk gelen günlük gelire sahip insanların sayısı ve bu insanların nasıl geçindiğine dair sosyolojik ve ekonomik akademik araştırmalar eminim ki yapılıyordur, fakat bu araştırmaların da tespitten öteye geçmediklerine eminim.

Her gün 1 Dolar karşılığı Türk Lirası harcayarak (hadi biz buna ortalama 1.5 TL diyelim) besleyici yiyeceğe nasıl ulaşılabileceğine dair aksiyona dönüştürülebilir, bilgilendirici bir çalışma yapılamaz mı?

Gerçi bu fikir, suyu olmayan eve çamaşır makinası hibe etmeye benzer gibi geldi bir an. Bilemedim.

1 Mayıs 2009 Cuma

Çikolatalı kestaneli

Amerikalılar'ın coşkun Obama heyecanına ve bununla birlikte dünyada esen "çok şey değişecek" fırtınasına takık durumdayım, zira bence hiçbir şey değişmeyecek; ama yine de bu durumun yarattığı haller ile eğleniyorum, kendimden geçiyorum.

Sırf abukluğundan dolayı takip ettiğim "Obama Foodorama" adında bir blog var. Burada, yiyeceğe ve Obamaya dair türlü kombinasyon mevcut. Ayrıca gıda ve tarım politikaları ile organik tarım etkinliklerinden çeşitli yemek tariflerine kadar uzanan bir kapsamı da var.

Mesela ecnebilerin 'cup-cake' dedikleri kaptaki keklerden yapılmış battal boy bir Obama-Lincoln tablosu var ki akıllara zarar:






Hadi bunu geçtim, adamın suşisini bile yapmışlar:




Bu hallere "Yuh artık!" derken, Obama'nın Türkiye ziyaretinden birkaç gün sonra yolum Boğaziçi Üniversitesi taraflarına düştü. Hisarüstü'nde üniversitenin yakınlarında bir pastanenin önünden geçiyordum. Bir tepsi içinde yanyana dizilmiş, üzerleri çikolata kaplı, küçük, yuvarlak kurabiyelere gözüm ilişti. Gözüm ilişmekle kalmadı, tepsinin üzerindeki etiket ile fal taşı gibi açıldı:

"Obama - çikolatalı kestaneli kurabiye"

Hani Boğaziçi Üniversitesi civarları olunca, insan zannediyor ki o mahallede çeşmelerden rasyonalite akıyor, insanlar sabah kahvaltılarını ederken Hürriyet Kelebek değil, Virgül, Birikim falan okuyor... Öyle değilmiş, yıkıldım. Obama kurabiyesini yapan adam, hedef kitlesini düşünerek böyle bir eyleme giriştiyse, Boğaziçi Üniversitesi civarında takılan hedef kitlenin ne farkı kaldı Obama için kurban kesip, Obama fotoğrafının alnına kan süren amcadan ya da Obama adına Welcome to Presidency isminde şarkı yapan Mustafa Topaloğlu'ndan?? Ki ben hem postere kurban kanı süren amcayı hem de Mustafa Topaloğlu'nu samimiyet katsayılarının limiti sonsuza giden insanlar olmaları bakımından ayrı bir severim ve sayarım...

Mayıs güzeldir


Gerilim




Gece saat 21:30 suları.
Eve geleli yarım saat kadar olmuş.
Önemli bir meseleyi halletmiş olmanın verdiği bir rahatlık var üzerimde.
Lahana diyeti ile zayıflamış Ebru Şallı kadar hafif kafam.

Üzerimdeki kara kılığı atıp, üniversite yıllarından kalma, pazardan aldığım ayıcıklı pijamalarımı giyiyorum. Bu pijamada psikopat bir tavır sezdim her zaman. Daha küçük bir ayıcığa sarılmış, büyükçe bir ayı deseni varmış gibi duruyor uzaktan. Ama yakından bakınca ayıların birbirini gırtlakladığını farkediyor insan.

Pijamanın da üzerine artık iyice hırpani hale gelmiş polar ceketimi giyiyorum, bu ceket ile de en azından 5 yıllık bir hukuğumuz var. Ayağıma mavi tüylü terliklerimi geçirip, banyoya gidiyorum.

Aynada suratıma bakıyorum, ergenlikte bile çıkartmadığım kadar sivilce var.
"Amma sivilce yaptım bu mevsim be" diyorum kendime. Sivilcelerimi sıkıştırsam mı yoksa kendi hallerine bıraksam da serpilseler mi diye düşünürken, 26 yaşındaki tarafım ağır basıyor, "elleşme" diyor.

Hiç huyum değil, zira tembel bir bünyeyim, ama suratıma kil maskesi sürmeye karar veriyorum. Saçlarımı tepeden toplayıp, Atatürk Havalimanı pisti gibi olan alnımı ortaya çıkarıyorum. Sonra da basıyorum suratıma beyaz kil maskesini. Michael Jackson - Thriller modeli bir zombi ev kadını görünümüne kavuşuyorum.

Hafifim dedim ya, o gazla üç hafta önce yıkayıp nadasa bıraktığım çamaşırlarımı ütülemeye karar veriyorum.

Saat 22:30

Beşiktaş çarşısından 15 TL'ye aldığım ultra-adi ütü masasının gıcırtılı sesi TV'nin boğuk sesine karışıyor. Siyah gömleğin üzerine bastırdığım ütünün hafiften parlak izi kendiliğinden geçer mi diye düşünürken, derinden bir nefes sesi duyuyorum;

"Pııııhhhhh".

TV'deki yaşlı adamdan geldi ses herhalde diye düşünüyorum.

Gömlek ütülerken en nefret ettiğim yere, kol kısmına geliyorum. Burayı ütülemeyi sevmedim, sevemedim. Ütülediğim tarafın arka yüzündeki bir kırışığın izi, ön yüzde çıkıveriyor, sinirleniyorum. Ütüyü sert ve seri hareketlerle gömleğin üzerine bastırıken, ütü masasının ayaklarından çıkan metal gıcırtısı kulağımı tırmalıyor. Eskimiş tahtalar üzerinde biri yürürken çıkan gıcırtıya benziyor bu ses.

Ve birden yine aynı şey;"Pııııhhhhh".

Evin içinde Darth Vader ağır ağır geziyor sanki. Ürperiyorum.
TV'ye bakıyorum, Hadise göbek atıyor, "TV'den gelmiş olamaz bu ses" diyorum.
O sırada yüzüm geriliyor, yanaklarımdaki etler çekiliyor.

"Pıııhhhhh".

Ütüyü elimden bırakıp kapıya doğru yürüyorum.
Odadan çıkıp tam koridordaki karanlığa doğru adımımı atacakken ses kesiliyor.
Ama yüzümdeki gerginlik artmaya devam ediyor.

Sanki saç diplerim ile yüzümün kesiştiği çizgiye yüzlerce minik iğne yerleştirilmiş ve bu iğnelerden çıkan iplikçikler yüzümün farklı yerlerine bağlanmış gibi geriliyor suratım.
Yüzüm uyuşmaya başlıyor.

Sonra yine o ses;
"Pıııhhhh"

Uyanmak istermişçesine ellerimle suratımı sertçe ovuşturmaya başlıyorum.
Yüzümdeki gerginliğe dayanamayacak haldeyim.

Yüzüme dokundukça beyaz parçacıklar yapışıyor ellerime.
Ama bir yandan da rahatlamaya başlıyorum.
Sanki derim soyuldukça, o bir türlü kurtulamadığım sivilcelerim, istemediğim insanlarla istemediğim işleri yaparken yüzüme yapışan tüm görüntüler ve şehrin pisliği suratımdan kopuyor.

Yüzümdeki deri yüzüldükçe arınıyorum.
Yüzsüzlük, suratıma taktığım maskelerden daha güzel ve saf olmalı diye düşünüyorum o an.

Ellerime yapışan pislikten arınmak için banyoya gidiyorum.
Aynanın karşısına geçip, yavaşça başımı kaldırıyorum. Aynaya hemen bakmaya cesaret edemiyorum. Önce gözlerimi kapatıp, başımı dikleştiriyorum. Sonra yavaşça aralıyorum göz kapaklarımı.

Suratımda öbek öbek beyaz lekeler duruyor, ellerimde hamurumsu topaklar.
Çeşmeyi açıyorum, su sesi ferahlatıyor içimi.
Ellerimi suyun altında tutup, soğukluğu hissediyorum. Ellerimi yıkıyorum sakince.
Sonra suratıma suyu çarpa çarpa, kil maskesinden arındırıyorum kendimi.
Gergin değilim artık.

Karanlık ve dar koridordan geçip, ütü yaptığım odaya dönüyorum.

"Pıııhhhh".
Odanın girişinde aynı ses beni karşılıyor.

Ütüye doğru çeviriyorum başımı.
Banyoya giderken ütüyü prizden çekmemiştim, "şimdi iyice kızmıştır tabanı" diye düşünüyorum. Sanki onu düşündüğümü hissetmiş gibi, tabanından buhar çıkararak cevap veriyor ütü bana:
"Pıııhhhh" ve sonra kesiyor sesini, bir daha da konuşmuyor benimle.

Ütünün nefesi kesiliyor.
Buharlı ütüdeki Darth Vader tadansı beni benden alıyor.

Ütüyü prizden çekip, koltuğa uzanıyorum.
Üşüyorum.

İnsan delirdiğini farkeder mi diye düşünürken uyuyup kalıyorum.