Bir süredir artık hiçbir şey için gerçekten heyecanlanmadığımı, hiçbir şeyin beni şaşırtmadığını düşünüyordum. Sanki artık herşey olağan, her şey olası gibi geliyordu. Bir de hayatıma ofis tipi bir iş girince dünyada olan biteni hiç umursamamaya başladığımı farkedip, iyice huzursuz oldum. Cidden ofis ortamı enteresan. Dünyanın tek gerçekliğinin 30-40 metrekare alana yayıldığını, evrendeki en büyük sorunların da uğraştığınız Excel tabloları arasında gizlendiğini düşünebiliyorsunuz. Öyle olunca da dünyada olup biten şeyler hiç ilginç gelmemeye başlıyor, çünkü daha ulvi meseleler üzerine kafa yormak için gereken enerjiyi bütün gün ofis ortamında bir ekrana bakarak heba ediyorsunuz. Siz kendi küçük evreninizde minik dertlerinizle uğraşırken, dünyada daha büyük şeyler olabiliyor, ama "kendi hayatımı bile değiştiremezken dünyayı nasıl değiştireceğim?" diye düşünüp, umursamıyorsunuz. Garip bir uyku ve vurdumduymazlık hali yani...
Bunu kronik ve bireysel bir durum olarak benimsemiştim ki aslında dünyada genel olarak böyle bir "şaşırmama" veya "tepki vermeme" hali olduğunu farkederek, bazı şeylerin benim dışımda sebepleri olabileceğini algıladım geçenlerde. Gerçi tam o tarihlerde R.T.E, Davos'ta yersiz de olsa bir tepki vererek hipotezimi biraz yıktı ama çok da üstünde durmadım.
Tepkisizliğin sebebi sanırım anormal şeylerin bile normaleşip, içselleşmiş olması. Nuri Bilge Ceylan filmindeki bir lunaparkın ortasında Kuşum Aydın şarkıları duyma hissi veriyor hayat bu aralar yani; hem garip, hem de sıradan...
Mesela aslen çikolata renkli bir insan olan, deri rengi beyazlatma uzmanı Michael Jackson şarkıcısının "Black or White" isminde "Ne olursan ol yine gel... Yemişim beyazlığını, zenciliğini, sarılığını!" güfteli bir şarkı yapmış olması çok enteresan.
Soykırımdan, şiddetten, ayrımcılıktan çok çekmiş bir insan grubunun, bir zamanlar kendi yaşadıklarını şimdi başka bir insan grubuna, üstelik kan parlaklığı açısından cilalanmış olarak yaşatıyor olması da çok garip.
Akşamları TV'den odaya kafasından vurulmuş çocuklar, gökdelenlere çakılan uçaklar, diplomatik ortamda kaç yıllık devlet ve diploması geleneği bozarak Incredible Hulk'a dönüşen devlet başkanları giriyor mesela. Ama yine de herşey normalmiş gibi yapabilmemiz, evimizde rahat olduğumuzu bilip, çekirdek çitletebilmemiz ya da kanalı değiştirip "Açıyorum kutumu, bugün yüksek hissediyorum" diyen insanları izlemek istememiz çok tuhaf. Birazdan dizi de başlar. Dizi başlamadan, Facebook'ta hangi arkadaşlarımızın profillerinin güncellendiğine de bakarız. Hayat, bize dokunmadan akıp gider işte...
Ve belki de bu olağanlık ve kabullenmişlik hissi yüzünden kahramanlar çıkmıyor artık, diye düşünüyordum ki Vay Anam Obamam çıktı piyasaya. Amanııın... Sanki bunca yıllık ABD dış politikası değişebilecekmiş gibi, sanki ABD gerçekten başkanları tarafından yönetilebiliyormuş gibi ve sanki İsa Mesih yeryüzüne inmiş gibi bir hava esti tüm dünyada. Ülkemizin, İngilizce okunduğunda da manası olan illeri içinde Batman'dan sonra ilk sırada gelen Van'da, koca koca amcalar Obama için kurban kesip, halay çekerken, hazırlattıkları posterlerde Obama'nın alnına kurban kanı bile sürdüler (Bu tepkideki yaratıcılık, sentez ve espri katsayısını yine garipseyemedim). Dünya üzerinde öylesine bir coşku, öylesine bir heyecan hali yani...
Geçenlerde de Marvel Comics, Örümcek Adam ile kavuşturdu karizmasının alnına bir parmak kan çalınmış olan Obama'yı. Böylece bir nevi gayri-resmi ve aynı zamanda da ultra-resmi bir süper kahraman yapıverdi kendisini. Marvel Comics demiş ki: "Kendisi zamanında çizgi roman okumayı çok sevdiğini söylemişti. Bu yüzden ona yer vermek istedik. Bizden birinin başkanlık koltuğunda oturduğunu bilmek çok sevindirici" ya da buna benzer bir şey...
Pekiiii, 50 sene önce otobüslerin arka koltuklarında oturmak zorunda olan ya da mekanlara alınmayan insanlardan birinin değişim vaadi ile ABD başkanı olmasının dün için zor ve hatta imkansız olan gerçekliği, bugün Örümcek Adam'ın gerçekliği kadar mı gerçek acaba? Yani aslında pek de birşey değişmedi mi ki? Zira Örümcek Adam'ın sanal varlığı, özellikle yeni nesil için fazlasıyla gerçek, ama yine de somut bir gerçeklikten uzak.
Ve işte tam da bu noktada kahramanlık olgusu, dünyayı değiştirebilme olgusu güme gidiyor zaten. Çünkü sanal olsa da, gerçek de olsa veya pek bir şey değiştiremese de ortalığa süper kahraman adında ya da görüntüsünde bir şey illa ki gönderiliyor; senin cesaret edip yapamadığını yapan, isteyip değiştiremediğin şeyi değiştirebileceğini iddia eden, senin yerine haklı veya haksız olarak tepki veren biri ya da birşey... Biri Bush'un kafasına terlik atıyor, biri "Davos'a daha gelmem" deyip diplomasiye halı saha maçı havası katıyor, biri "Yes, we can" dedirtip umut pompalıyor. Bir libido, bir enerji, bir hormon boşalıyor. O kadar... Genel olarak "aynı tas, aynı hamam" hali sürüyor. Biz de rahatımızı hiç bozmuyoruz. Birileri göbek taşında sırtımızı keseliyor sanıyoruz, ama o esnada aslında ensemizde boza pişiyor. Yine de şaşırmıyoruz, yine de tepki vermiyoruz. Hayret yani! Ahan da şaşırdım galiba!
Katıldığım bir yazı atölyesinde bununla bağdaştırdığım bir anektod anlattı hocamız. Karşılaştırmalı edebiyat bölümünde verdiği derslerden birinde öğrencilerine Kafka'nın Dönüşüm'ünü okutmuş. Kafka'nın aslında çok fantastik olan bir olayı (insanın uyandığında kendini bir hamamböceğine dönüşmüş bulması) nasıl da inandırıcı hale getirdiğini anlatmış. Bu romanın o dönem yarattığı etkiye, klasik roman anlatımını nasıl değiştirdiğine, taşları yerinden nasıl oynattığına değinmiş. Sonra da öğrencilerine sormuş:
- Peki kitabı okuyunca siz ne hissettiniz? Bir adamın böceğe dönüşmüş olarak uyanması sizi şaşırtmadı mı?
Öğrencilerden biri cevap vermiş:
- Hocam, Örümcek Adam varken, adamın birinin uyandığında böceğe dönüşmüş olmasının nesi şaşırtabilir ki beni?



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder