22 Mart 2009 Pazar

Sade Vatandaş




Bu hafta sonu Galata civarında dolaşırken, tesadüfen Doğan Apartmanı'nın önünden geçtik.

Bu bina ile ilk kez bundan 10 sene kadar önce, İstanbul keşifleri sırasında uğramıştım. Şimdiki parlak sarısından, girişindeki renkli camlı kapıdan ve yıllara meydan okuyan Ajda Pekkan halinden o zamanlar eser yoktu. Şimdiyse böğründen yeşillikler fışkırtan, 100 küsur yaşında tazecik bir genç kız olmuş kendisi.

"Avlusuna bir bakacaktık abi" diyerek, tavuk çevirme satan yerlerin vitrinine burnunu dayayan aç çocuklar gibi yemyeşil bakımlı avlu ile aramızdaki cam kapıya suratımızı yapıştırdık. "Vay be" diyerek apartmandan çıkıyorduk ki, girişteki pano dikkatimi çekti. Hani her apartmanda olur ya; "Apartman sakinlerimiz, bu ayki aidatlar xxx lira..." ya da "Elektrik faturalarını şu tarihe kadar ödeyiniz" gibi duyurular. Aynen öyle, sıradan bir panoydu bu da, arkası kırmızı kadifeden.

Ama bir duyuruda şu yazıyordu:

A blok yöneticisi:
ABUZİTTİN ABC

B blok yöneticisi:
HAYRİYE XYZ

C blok yöneticisi:
OKAN BAYÜLGEN

!!!

Okan Bayülgen, harbiden sade bir vatandaşmış yahu! Apartman yöneticisi Sabri Bey modeli bir insan oldu zaman içinde.

Ama Arkitera diyor ki:

"Okan Bayülgen Doğan Apartmanı'ndan üç daire satın almış. Birini kendi için, birini atölye yapmak için, diğerini ise annesinin oturması için...

-----

Doğan Apartmanı'nda fotoğraf çekmek, içeri girip dolaşmak artık kolay değil. Bina güvenlik kameralarıyla kontrol altında tutuluyor. Vardiyalı olarak çalışan toplam üç güvenlik görevlisinden İzzet Cesim "Ziyaret saatleri 08.00 ile 17.00 arası. Kapı herkese açık değil. Öğrenci, mimar, turist olması lazım. Onlar da ancak beş dakika avluyu sessizce dolaşabiliyor" diyor. Fotoğraflı bir haber yapmak için ise apartmanın her bir blokundan sorumlu toplam dört yöneticinin oluşturduğu yönetim kurulunun onayını almak gerekiyor."

10 sene önce, burası kısmen harabeyken halka açıktı gayet. Gerçi insanın oturduğu yerde huzur ve sakinlik araması, bu yüzden içeriye girişi kontrollü hale getirmesi anlaşılır bir hareket, bir nevi "satıcılar ve pazarlamacılar giremez" durumu.

Para var, huzur var demek ki.

I'm a cyborg but that's O.K.



Sonunda bu da oldu ve robotlaşma sürecinde olan bendeniz, inorganik bir nesneye bu hafta sonu aşık oldum!!

Kendisi ReacTable isminde yakışıklı mı yakışıklı, renkli mi renkli, yetenekli ötesi ve eğlenceli bir tasarım. Üstelik bu yakışıklı alet bir müzisyen. Ayrıca Björk gibi dünyadışı bir hatunu bile peşinden koşturuyor!

Tanımı ise şu:

Reactable; elle tutulabilir çoklu dokunma masaüstü arayüzü ile ortaklaşa müzik yapmaya imkan veren bir elektronik müzik aletidir. Aynı anda birden çok kişi, karanlıkta parlayan yuvarlak masa yüzeyi üzerindeki objeleri hareket ettirip çevirerek enstürman üzerinde tam bir kontrol sağlayabilmektedir. Kullanıcılar, bir klasik modüler synthesizer'ın parçalarını temsil eden bu objeleri hareket ettirip birbiri ile ilişkili hale getirerek bir çeşit dokunulabilir modüler synthesizer ya da anlaşılabilir akış denetimli bir programlama dili içinde dinamolar, filtreler ve modülatörler ile karmaşık ve dinamik ses topolojileri yaratabilirler.

O ne be? Ben bile anlamadım çevirdiğim metni!

Bence bu alet anlatılmaz, yaşanır. O sebepten gidiniz:

Santral İstanbul - Enerji Müzesi --> Haritasız: Medya Sanatlarındaki Kullanıcı Çerçeveleri Sergisi

"Ey Sibernetik Devrim, her neredeysen dürt beni!" hissiyatını bana yaşatan, bol interaktif bu sergiye bana inorganik aşkı tattırdığı için teşekkürü borç bilirim.







20 Mart 2009 Cuma

Dünyada tüketime iman, Cev-Ahirette mekan!




Geçen hafta, asrın hatasını yapıp pazar günü Cevahir AVM'ye gitme gafletinde bulundum. Bir alışveriş merkezinin adının Cevahir olması bence acayip. Benim angutluğum da olabilir tabi, ama Cevahir diye mekan ismi olabiliyorsa Hamit de olurmuş, Fatma da olurmuş, Cavit de olurmuş gibi geliyor bana. Gerçi Metrocity, Optimum, Palladium da AVM ismi olarak tuhaf geliyor. Sen kalk, kentin koruyucusu ya da simgesi sayılan tanrı ya da tanrıçaların heykelciklerine verilen ismi (Palladium), Ataşehir'in gudik yerindeki bir AVM'ye ver. Ama "E isim olarak ne koyacaktık o zaman?" sorusuna cevabım yok, o konuda ahkam kesmiyorum, edebimle oturuyorum.

O da değil de, düşününce bir şeye isim koymak ne kadar acayip bir eylem aslında. "Bunun adı Cafer olsun" diyorsun, sonra o bebek hayatının sonuna kadar Cafer oluyor. Başkasının verdiği bir isim üzerine hayatını kuruyor. Daha da ilginci, Satılmış (ki bunun Şamanist inançlarla alakası var, ona da bir ara değinirim), Yeter, İmdat da insan ismi olabiliyor. Ben de bir AVM açıp, ismini Satılmış koymak istiyorum mesela.


Neyse, Cevahir'in anlamına sözlükten baktım, "kuyum" kelimesinin çoğul haliymiş cevahir. Mücevher yani bir nevi. Ben, Cevahir'i enerji emici mücevherlerimizden olan kriptonite benzettim daha çok.

Bence, bir insan efkarlanmak, hüzünlenmek, hatta ağlayarak rahatlamak istiyorsa pazar günü Cevahir'e gitmeli. Hatta Cevahir'in içine bir ağlama duvarı yapılması veya kuytuya köşeye bir meyhane açılması bile uygun olabilir.

Tam bir İstanbul ve Türkiye gerçeği, memleketin haleti ruhiyesinin bir aynası orası. İnsan baktıkça hüzünleniyor. Halklar, layık olduğu şekilde yönetilir hipotezinin doğruluğunu anlıyor. Basık katların arasında oradan oraya savrulan, önüne gelene çarpan türlü sosyal ve ekonomik kesimlerden kaba bir kalabalık, hatta kabalık ve agresiflik doldurmuş her yeri. Tüketim bu kadar mı duyarsız yapıyor herkesi? O kocaman alanda serseri elektron gibi gezinen,fiyatları aylık gelirlerinin tamamından fazla olan şeylere vitrinden bakmak zorunda kalan ya da birçok insanın aylık gelirinin 3-4 katı fiyatındaki kıyafetler ile doldurdukları poşetleri taşıyan, AVM’deki mescit (peki pazar ayinleri için kilise, Budist ziyaretçiler için Budha heykeli falan da olacak mı?) önünde kuyruk oluşturan ve alışverişi bir boş zaman aktivitesi haline getiren insanlara bakıp efkarlanıyorum. Tam rakı içip “ne olacak bu memleketin hali?” tartışması yapılacak bir yer burası. Buradan girişimcilere sesleniyorum, Cevahir’e meyhane açılsın! Adını da Cev-ahiret koyalım! Dünyada tüketime iman, Cev-Ahirette mekan!

Özellikle her yerinden tüketim ve dünyevi algılar akan bu basık mekanın içindeki ulvi hissiyatların temsilcisi mescit, kafamı iyice karıştırıyor. Mescit önünde içerideki yakınlarını bekleyenler ile Mango önünde bekleşenlerin kaderlerini ve mekanlarını kesiştiriyor Cevahir.

Avrupa'nın en büyük alışveriş merkeziymiş burası bir de. Amma da gelişmişiz be! Gini Katsayısı kulaklarımı çınlattı o sırada. Yatırımcıların, en lüks alışveriş merkezlerini gelir dağılımının en dengesiz olduğu ülkelerde kurdukları geldi aklıma birden. Çok tüketmeyi gelişmişlik olarak sunanlara ve buna ciddi ciddi inanan insanlara bir selam çaktım.

O kocaman alana kurulabilecek diğer şeyler geldi aklıma. Dev kütüphane yap, onunla gurur duy. Ne bileyim, hamam yap, fakir fukara yıkansın, civardaki plazalarda çalışan insanlar göbek taşında stres atsın. Futbol sahası kur, spor merkezi yap, çoluk çocuk kapalı alanda mağazalara bakarak ömrünü çürüteceğine kültür fizik yapsın, ortam gereği doğuştan kırık gelen kafasına en azından sağlam bir vücut yapsın. Bari bir park yap da şehir içinde insanlar hava alsın. Neyse, o sırada koşuşturan bir ufaklığa takıldı gözüm. Parkta, bahçede değil de AVM’de büyüyen bir çocuğun yetişkinliği nasıl olur diye düşünmeye başladım. Çocukluğunda AVM görmemiş bir neslin son temsilcilerinden biri olarak derin düşüncelere daldım. Derken 500 metre yükseklikten otların arasındaki tavşanı görüp avına saldıran bir kartal edasıyla çocuğu ensesinden yakalayan annenin, “koşma laaan” çığlığı ile kendime geldim.

Alt tarafı bir pantolon bakacaktım ama kasa önlerindeki kuyrukları, bakmak istediği kazağın çevresinde duranları dirsek atmak suretiyle püskürten teyzeleri, mağaza önünde sevgilisini bekleyen umutsuz suratları, bütün gününü orada dolaşarak geçiren 20 yaş altı gençleri görünce ruhum daraldı. Koşarak uzaklaştım. Ben çıkarken, kalabalık bir Japon grubu Cevahir’e giriyordu. O an aklıma, bir gelişmişlik göstergesi olarak Cevahir’in Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi sıfatı ile İstanbul şehir rehberlerinde yer alıyor olabileceği geldi.

Kendimi önce metroya, akabinde de sokaklara attım.

9 Mart 2009 Pazartesi

I wish you a happy Chrismarx!!



Kendime çok yabancılaştığım zamanlardan geçiyorum. Genelde bir sıkıntı hali ve kıstırılmışlık hissi var üzerimde. E, o da haliyle bilinçaltını fena yoruyor.

Bu sebepten olsa gerek, geçenlerde rüyama ak sakallı bir dede girdi. Baktım, tipi tanıdık geliyor, biraz daha yaklaştım ve "Yuh!" dedim, "Bu dede, Marx Dede yahu!" [Olay tamamiyle gerçektir]

Ak sakallı dede, "Kızım, neden sıkılıyorsun bu kadar?" diye sordu. Ben de derdimi anlattım Yönetici Özeti şeklinde. Marx Dede, "E istifa et o zaman, ne kasıyorsun bu kadar?!" diye beni tersleyince, ben "Ama kriz var, hem de çok fena!" dedim. Gerisini hatırlamıyorum. Uyandığımda içim sıkılıyordu, çünkü uyanmıştım ve birşey değişmemişti.

İnsanın duyarlı bir sevdiceği olmaya görsün, bu rüyanın tabiri hemen yapılıp mistik bir yaklaşım ile insan kendini Dostlar Tiyatrosu'ndaki Marx'ın Dönüşü adlı oyunda bulabiliyor.

Oyun çok iyi, zekice yazılmış. Genco Erkal yine çok doğal oynamış. "Allahım, evet evet... Ben de bunları düşünüyorum hep" dediğim monologlar kullanılmış. Oyun, esprili bir sistem eleştirisi olmuş. İçimizdeki Marx şahlandı resmen. Sonra etrafıma bir baktım ve izleyicilerin çoğunluğunun işçi sınıfının beyaz yakalı segmentinden olduğunu farkettim. Belli ki işten yeni çıkılmış. Bunu farkedince, içimdeki şahlanma sona erdi. Birşeyleri değiştirmenin zor olduğunu anladım.

İsa henüz dönemedi ama Marx döndü, hem de çok okumuş finansçı gençlere "Bir zamanlar dalga geçtiğiniz, öldü dediğiniz biri vardı" manalı bakışlar atarak...

Sonra tiyatrodan çıkarken şunu farkettim. Sponsor : Efes Pilsen

!!

Sessizce eve döndüm...

4 Mart 2009 Çarşamba

Padişahım çok yaşa



Bir sado-mazo ilişki örneği olarak devlet adamı-vatandaş ilişkisi


[aşağıdaki yazı alıntıdır]

LİDER VE TAKİPÇİLER

Lider, takipçileri olmadan hiçbir zaman lider olamaz. Lider ve takipçileri arasındaki ilişkiler ikilidir (dyadic). Yani bebeklik dönemine ait psikolojik düzeyde bir iletişim vardır. Çok temel ve güçlü olan bu erken çocukluğun duygusal tepkileri birey yetişkin olduğu zamanda tam olarak kaybolmaz veya ölmez ..... Aynı zamanda onunla özdeşim yapmak için bizim ona bağlanmamız veya yakın olmamız gereklidir. Toplumu oluşturan bireylerin liderlere ihtiyacı vardır. Ancak bu sayede bazı mitler ve fanteziler onlarda ses getirebilir. Bireyin bilinçdışı çatışmaları eş seçiminde etkili olduğu gibi liderleri seçmelerinde de etkilidir. Bilinçdışı fantezi ve çatışmalar lider ve izleyen arasında karşılıklı etkileşim içindedir. Toplumun bilinçdışı fantezi ve çatışmaları liderlerde hayat bulur ve seslenir. Aynı şekilde liderlerin de fantezi ve çatışmaları toplum içinde hayat bularak ses getirir.

Hepimizin bildiği gibi kriz zamanlarında çeşitli ihtiyaçlarımızın bir lider tarafından doyurulması gereksinimi dramatik olarak artar (Zaleznik. 1984; Kohut, 1972). Çünkü kriz dönemlerinde meydana gelen regresyon çocuk döneminin bağımlılık isteklerini uyarmaktadır. Böyle zamanlarda geniş grup üyelerinin kendilerini idare etme yetenekleri zayıflar ve güçlü, bilgili, karar verebilen liderlerden beklentiler baskın hale gelir. Bu koşullar altında lider ve takipçiler arasındaki duygusal mesafe azalır. Gelişim psikolojisi açısından davranışın erken dönemlerine kısmi bir regresyon görülür. Takipçilerin destek ve yakınlık ihtiyacı liderin kendini ortaya koymak istemesi ile paralellik gösterir. Bir atasözünde söylendiği gibi “Buzağının emmek istemesinden çok, anne inek sağılmak (emilmek) ister”......

Lider ve takipçiler arasındaki ilişkilerinin bu karşılığı ki; bu da anne ve bebek arasındaki erken ikili ilişkilerden kaynaklanır, liderliğin öneminin anlaşılmasında üzerinde durulması gereken bir noktadır (Rafael Moses, 1987). Toplumun mitleri ve fantezileri kolaylıkla lidere bağlanır ve ona mal edilir. Karizmatik lider toplumun ondan beklediği şeyleri kendisinin istekleri gibi kabullenip ortaya koyar. Bu nedenle karizmatik liderler sürekli olarak toplumun isteklerine kendilerinin narsisistik destekleri olarak gereksinim duyarlar. Yani toplumdan gelen istekler kendilerine aktarılarak sunulur. Bunu da kesintisiz olarak alırlar. Karizmatik narsisistik liderlerin dışında demokratik ülkelerde daha çok görülen konsensus liderler (uzlaşmacı liderler) psikobiyografi yazarlarının pek ilgisini çekmezler. Çünkü uzlaşmacı liderlerin aksine karizmatik liderlerin çok renkli yanları vardır. Zaleznik (1984) konsensus (uzlaşmacı) liderlerin en çarpıcı özelliklerinin kendilerini ve takipçileri arasındaki güçlü duygusal bağların göreli bir biçimde yok olduğunu ifade eder. Onun için yani karizmatik liderlerde bağ kuvvetli olduğu için kayıp daha dramatik yaşanır.

Liderler ve takipçiler arasında özel ilişkiler bilinçdışı bir savunma mekanizması olan yansıtmalı özdeşim ile açıklanır. Politikacıların toplumun çok çeşitli arzuları için hedef oldukları gerçeği unutulmamalıdır. Toplumun hedefe (politikacılara) yönelttiği bu arzular ve duygular kendileri tarafından doğrudan ifade edilecek veya bilinçli olarak tolere edilecek şeyler değildir. Liderle özdeşim güçlüğü olan bireyler kabul edilmeyen duygu ve düşüncelerini kolaylıkla lidere yansıtırlar. Yansıtmalı özdeşimi anlatmak için bir analoji yapabiliriz. Ebeveynler bazen üstü kapalı bir biçimde kendileri için kabul edilmeyen bazı özellikleri çocuklarının yapmasını isterler. Çocukları böyle hareket ettiği için onları kötülerler ve kızarlar. Ancak ebeveynler bilinçdışında çocuklar kendilerini memnun ettikleri için örtülü bir şekilde onları desteklerler.

1 Mart 2009 Pazar

Daba Girls



Bu ekonomik krizlerin, dünyanın en zeki, en hırslı, en çok para kazanan ve en seçilmiş kişilerini çalıştıran bankacılık ve finans gibi sektörlerden çıkıyor olması bana oldum olası çok tuhaf geliyor. Demek ki bu kadar doktora, master ve yüksek ortalama insanı adam yapmıyor.


Takip ettiğim bir site var: "InTheFray"

Geçenlerde "şu yazıya" denk gelince yoksulluktan rahatsız olma hadisesinin Amerika'da da gayet mevcut olduğunu, oradaki insanların da suyu olmayan evlere dağıtılan çamaşır makinalarından, çoğunluğun yoksulluk sınırının altındaki bir gelirle yaşadığı bir ülkenin en çok satan gazetelerinden birinde Dubai'deki hayatını ve rahatlığını anlatan birine yer verilmesinden, en lüks alışveriş merkezlerinin, gelir dağılımının en dengesiz olduğu ülkelerde açılmasından falan rahatsız olabileceklerini farkedip, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilmeme rağmen salak salak ferahladım.

Bu yazıyı yazan Amerikalı kişi, işlerini, evlerini, sağlık hizmetlerinden faydalanma haklarını ve hatta sağlıklarını bile kaybetmiş insanlar ile arabalarında, akrabalarının koltuklarında ya da parklardaki banklarda uyumak zorunda kalan insanlar üzerine bu aralar çok düşünerek tuhaf davrandığını, çünkü bunların yerine ABD'de şu an en çok acı çeken insan gruplarını oluşturan Brown Üniversitesi öğrencileri ile Wall Street bankacılarının kız arkadaşları için üzülmesi gerektiğini belirtiyor ve "Dating A Banker Anonymous" adında bir blog'a gönderme yapıyor.


Bu blog, Wall Street'in en kalifiye adamlarının (yazar, bu adamları "regülasyon kedisinin olmadığı durumlarda ekonomimizi mahveden finansal fareler" olarak tanımlamış), patlayan kriz sonrasında artık bazı ihtiyaçlarından yoksun olarak hayatlarını sürdürmek zorunda kalan eşleri ya da kız arkadaşları tarafından hazırlanıyormuş.

Nazichane çevirim ile yazı şöyle devam ediyor:


"... Yani bu durum, mücevherler, opera biletleri, Avrupa'da geçirilen hafta sonu tatilleri, düzenli seks ve büyük maaşlar olmadan devam etmek demek. Bu kadınlar, hayattaki amaçlarına -yani para karşılığında seks üzerine dayalı bir ilişkiye- ulaştıklarını düşünüyorlardı. Fakat şimdi parlak şeylerle oyalanamadıkları için, bu hayata hiçbir fayda sağlamadıkları gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalabilirler.


Birçok kişi gibi ben de bunun şaka olduğunu düşünmüştüm ama günler geçtikçe bu kadınların gerçekten çok ciddi olduklarını farkettim. New York'lu bir güzellik yazarı (Gerçekten? Güzellik yazarı? Daha fazla işe yaramaz olamaz mıydın?!) The New York Times'a şu açıklamayı yapmış: "Eşimin en yakın arkadaşlarından biri bana, işimin onun(bankacı olan eşinden bahsediyor) sakinleşmesini sağlamak ve 35 yaşında ölmesini engellemek olduğunu söyledi. Ben bu amaçla imzayı atmamıştım!"


Tüm bu hastalıkta-sağlıkta/zenginlikte-yoksullukta yeminleri... Kim bunu gerçekten ifade ettiğini bilebilirdi ki?

....

Brown öğrencilerinin sevgili hemşehrilerim tarafından en iyi bilinen özellikleri, trafiğin içine kör gibi dalmalarıdır. Sanırım yüksek SAT puanları, karşıdan karşıya geçmeden önce yolun sağına ve soluna bakmak zorunda olmamak anlamına geliyor. Herneyse... Thayer Sokağı (Brown Üniversitesi'nin olduğu sokak) üniversitenin son moda ve kalabalık alışveriş merkezi durumunda. Vintage giysiler satan dükkanlar, bir sanat evi, sinema salonu ve tabi ki bir Starbucks dükkanı tek yön olan bu yola dizilmiş. Brown dünyasında her şey yolunda gidiyordu, ta ki iki pizza zinciri birbirine çok yakın iki dükkan açana kadar.

...

Brown Daily Herald gazetesinde yazan bir 1. sınıf öğrencisi durumdan şöyle şikayet ediyor:

'Antonio's ve Nice Slice arasındaki savaş binlerce Brown öğrencisini rahatsız ediyor. Antonio's ve Nice Slice dükkanlarının Thayer Sokağı üzerindeki merkezi konumları ve birbirlerine yakın mesafede bulunmaları, bir pizzacıyı diğerine tercih etme kararını çok zorlaştırıyor'.

Rhode Island'taki işsizlik olaranı % 10'a ulaştı. Birkaç hafta önce, köprü altında uyuyan bir evsiz soğuktan donarak öldü. Ama... çok fazla pizzacı seçeneği... bu çocuğun derdi ne? Gönüllü olarak çalışma, fon toplama ya da en azından çevresindeki dünyadan haberdar olma olmadığı kesin."


Kapitalizm ne kadar hoş ve Amerikan rüyası ne kadar boş...



Maymun, şeftaliyi çalıyor



Seçimler yaklaşıyor...

Doğru hamleyi bilip, kendimizi korumamız lazım.

Kozmik çamaşır makinası


Bazen hayatı çok garip anlarda seviyorum. Mesela yağmur yüzünden tıkanan iğrenç bir trafikte (İstanbul'da gökten tüy düşse trafik tıkanabiliyor zaten), normalde 20 dakika bile sürmeyen bir mesafeyi 1 saatte zor katederken...

O akşam, 1. Köprü'ye çok yakındık. Köprünün kulelerinden birini ve üzerindeki kırmızı ışıkları görebiliyordum. İnsanın, gördüğü bir şeye ulaşamaması, o şeyi görmeyip ulaşamamasından çok daha acı verici.

Arabada üç kişiydik. İçerisi fazlasıyla sessizdi. Kimsenin ses çıkaracak hali ve isteği yoktu. Radyodan hafif bir cızırtı geliyordu sadece. Sessizlik biraz rahatsız ediyordu, ama konuşsam, benden çıkacak sesin cızırtıdan farksız olacağını bildiğim için susuyordum. Enerjim çekilmiş gibiydi. Ne de olsa tüm günümü ofiste geçirmiş ve enerjimi manasız bulduğum işlere vermiştim. Yorgundum ama bir şey başarmış ya da üretmiş olmanın yorgunluğu ile boşuna harcanmış bir enerjinin yokluğu arasındaki farkın fazlasıyla farkındaydım. Birincisi genelde keyifli olurdu, ikincisinde ise nefes almaya bile gücünüz olmazdı. Ben de ikinci tip yorgunluktan muzdariptim o an.
Kafamı cama yaslamış, sıkışık trafikte yanımızdan yavaş yavaş geçen arabalara ve içlerindeki insalara camdaki buğunun ardından bakıyordum. Başım 45 derece sola yatık olarak, yan arabadaki kadını izledim bir süre. Bir eliyle kucağında oturan çocuğu tutuyor, öbür eliyle camdaki hafif buğuya bir şeyler yazıyordu. Göremiyordum ama çocuk, muhtemelen camda oluşan şekillere bakıp büyüleniyordu o an. Çocukluk, kafanın her daim güzel olması ve bu yüzden basit şeylere bile hayranlık duyabilme hali değil miydi zaten?

Niye büyüdük ki? Ya da büyümek istemeyenlerden olsak bile neden büyümüş gibi yapmak zorundayız?

Arabanın içi sıcak ve nemliydi. Boynumdaki yün atkı rahatsızlık veriyordu. Paltomun önünü açtım. Dışarısı ise, o an hissedemesem de soğuktu. Görebiliyordum. Kar yağıyordu inceden. Köprü trafiğindeki satıcıları geçiyorduk yavaş yavaş.

Şehir ve şaşırtan organik ekonomisi. Trafikte sıkışıp buluşmasına geç kalanlar için affettirme çiçekleri, uzun bir sopaya sıra sıra dizilip ıslanmasın diye üzerleri naylon ile örtülmüş ve muhtemelen soğuktan taşlaşmış simitler, araba ilerledikçe sağlı sollu geçtiğimiz sarı muzlar, ne olduğunu anlamadığım küçük elektronik aletler...

Sıkışıklık, koşup gitmek isterken tıkanıp kalmak, boşa akan zaman, boşa akan hayat, bu kalabalık, bu satıcılar...

"Biraz camı aralar mısın be Mehmet Abi?"

Ve birden... Gökten baloncuklar yağmaya başladı.

Kozmik ve tanrısal bir çamaşır makinası çalışmaya başladı da bu pisliği, bu griliği, bu tıkanıklığı yıkayıp, arıtmaya başladı sandım. Yavaş yavaş aktık balonların içinden. Camdaki buğuya bakıp büyülenen çocuk gibi kalakaldım. Kafam güzel oldu, bilincimi ve zamanı bir an için unuttum. Hayat da böyleydi işte... Sıkışık trafikte ilerlemeye çalışırken arada bir baloncuk görüp mutlu olabilmekti.

Sonra büyü bitti. Kozmik çamaşır makinasını döndüren adamı gördüm. Sıkıca sarındığı kırmızı montu ve siyah beresinin altından bakan kara gözleriyle, senin benim gibi hayat derdinde bir adam plastik bir silah gibi duran şeyin içine doğru üfleyip duruyor, trafikte ağırlaşmış hayata hafif baloncuklar saçıyordu.

Bir şarkı geldi aklıma, "What if god was one of us" güfteli...