
Bazen hayatı çok garip anlarda seviyorum. Mesela yağmur yüzünden tıkanan iğrenç bir trafikte (İstanbul'da gökten tüy düşse trafik tıkanabiliyor zaten), normalde 20 dakika bile sürmeyen bir mesafeyi 1 saatte zor katederken...
O akşam, 1. Köprü'ye çok yakındık. Köprünün kulelerinden birini ve üzerindeki kırmızı ışıkları görebiliyordum. İnsanın, gördüğü bir şeye ulaşamaması, o şeyi görmeyip ulaşamamasından çok daha acı verici.
Arabada üç kişiydik. İçerisi fazlasıyla sessizdi. Kimsenin ses çıkaracak hali ve isteği yoktu. Radyodan hafif bir cızırtı geliyordu sadece. Sessizlik biraz rahatsız ediyordu, ama konuşsam, benden çıkacak sesin cızırtıdan farksız olacağını bildiğim için susuyordum. Enerjim çekilmiş gibiydi. Ne de olsa tüm günümü ofiste geçirmiş ve enerjimi manasız bulduğum işlere vermiştim. Yorgundum ama bir şey başarmış ya da üretmiş olmanın yorgunluğu ile boşuna harcanmış bir enerjinin yokluğu arasındaki farkın fazlasıyla farkındaydım. Birincisi genelde keyifli olurdu, ikincisinde ise nefes almaya bile gücünüz olmazdı. Ben de ikinci tip yorgunluktan muzdariptim o an.
O akşam, 1. Köprü'ye çok yakındık. Köprünün kulelerinden birini ve üzerindeki kırmızı ışıkları görebiliyordum. İnsanın, gördüğü bir şeye ulaşamaması, o şeyi görmeyip ulaşamamasından çok daha acı verici.
Arabada üç kişiydik. İçerisi fazlasıyla sessizdi. Kimsenin ses çıkaracak hali ve isteği yoktu. Radyodan hafif bir cızırtı geliyordu sadece. Sessizlik biraz rahatsız ediyordu, ama konuşsam, benden çıkacak sesin cızırtıdan farksız olacağını bildiğim için susuyordum. Enerjim çekilmiş gibiydi. Ne de olsa tüm günümü ofiste geçirmiş ve enerjimi manasız bulduğum işlere vermiştim. Yorgundum ama bir şey başarmış ya da üretmiş olmanın yorgunluğu ile boşuna harcanmış bir enerjinin yokluğu arasındaki farkın fazlasıyla farkındaydım. Birincisi genelde keyifli olurdu, ikincisinde ise nefes almaya bile gücünüz olmazdı. Ben de ikinci tip yorgunluktan muzdariptim o an.
Kafamı cama yaslamış, sıkışık trafikte yanımızdan yavaş yavaş geçen arabalara ve içlerindeki insalara camdaki buğunun ardından bakıyordum. Başım 45 derece sola yatık olarak, yan arabadaki kadını izledim bir süre. Bir eliyle kucağında oturan çocuğu tutuyor, öbür eliyle camdaki hafif buğuya bir şeyler yazıyordu. Göremiyordum ama çocuk, muhtemelen camda oluşan şekillere bakıp büyüleniyordu o an. Çocukluk, kafanın her daim güzel olması ve bu yüzden basit şeylere bile hayranlık duyabilme hali değil miydi zaten?
Niye büyüdük ki? Ya da büyümek istemeyenlerden olsak bile neden büyümüş gibi yapmak zorundayız?
Arabanın içi sıcak ve nemliydi. Boynumdaki yün atkı rahatsızlık veriyordu. Paltomun önünü açtım. Dışarısı ise, o an hissedemesem de soğuktu. Görebiliyordum. Kar yağıyordu inceden. Köprü trafiğindeki satıcıları geçiyorduk yavaş yavaş.
Şehir ve şaşırtan organik ekonomisi. Trafikte sıkışıp buluşmasına geç kalanlar için affettirme çiçekleri, uzun bir sopaya sıra sıra dizilip ıslanmasın diye üzerleri naylon ile örtülmüş ve muhtemelen soğuktan taşlaşmış simitler, araba ilerledikçe sağlı sollu geçtiğimiz sarı muzlar, ne olduğunu anlamadığım küçük elektronik aletler...
Sıkışıklık, koşup gitmek isterken tıkanıp kalmak, boşa akan zaman, boşa akan hayat, bu kalabalık, bu satıcılar...
"Biraz camı aralar mısın be Mehmet Abi?"
Ve birden... Gökten baloncuklar yağmaya başladı.
Kozmik ve tanrısal bir çamaşır makinası çalışmaya başladı da bu pisliği, bu griliği, bu tıkanıklığı yıkayıp, arıtmaya başladı sandım. Yavaş yavaş aktık balonların içinden. Camdaki buğuya bakıp büyülenen çocuk gibi kalakaldım. Kafam güzel oldu, bilincimi ve zamanı bir an için unuttum. Hayat da böyleydi işte... Sıkışık trafikte ilerlemeye çalışırken arada bir baloncuk görüp mutlu olabilmekti.
Sonra büyü bitti. Kozmik çamaşır makinasını döndüren adamı gördüm. Sıkıca sarındığı kırmızı montu ve siyah beresinin altından bakan kara gözleriyle, senin benim gibi hayat derdinde bir adam plastik bir silah gibi duran şeyin içine doğru üfleyip duruyor, trafikte ağırlaşmış hayata hafif baloncuklar saçıyordu.
Bir şarkı geldi aklıma, "What if god was one of us" güfteli...
Niye büyüdük ki? Ya da büyümek istemeyenlerden olsak bile neden büyümüş gibi yapmak zorundayız?
Arabanın içi sıcak ve nemliydi. Boynumdaki yün atkı rahatsızlık veriyordu. Paltomun önünü açtım. Dışarısı ise, o an hissedemesem de soğuktu. Görebiliyordum. Kar yağıyordu inceden. Köprü trafiğindeki satıcıları geçiyorduk yavaş yavaş.
Şehir ve şaşırtan organik ekonomisi. Trafikte sıkışıp buluşmasına geç kalanlar için affettirme çiçekleri, uzun bir sopaya sıra sıra dizilip ıslanmasın diye üzerleri naylon ile örtülmüş ve muhtemelen soğuktan taşlaşmış simitler, araba ilerledikçe sağlı sollu geçtiğimiz sarı muzlar, ne olduğunu anlamadığım küçük elektronik aletler...
Sıkışıklık, koşup gitmek isterken tıkanıp kalmak, boşa akan zaman, boşa akan hayat, bu kalabalık, bu satıcılar...
"Biraz camı aralar mısın be Mehmet Abi?"
Ve birden... Gökten baloncuklar yağmaya başladı.
Kozmik ve tanrısal bir çamaşır makinası çalışmaya başladı da bu pisliği, bu griliği, bu tıkanıklığı yıkayıp, arıtmaya başladı sandım. Yavaş yavaş aktık balonların içinden. Camdaki buğuya bakıp büyülenen çocuk gibi kalakaldım. Kafam güzel oldu, bilincimi ve zamanı bir an için unuttum. Hayat da böyleydi işte... Sıkışık trafikte ilerlemeye çalışırken arada bir baloncuk görüp mutlu olabilmekti.
Sonra büyü bitti. Kozmik çamaşır makinasını döndüren adamı gördüm. Sıkıca sarındığı kırmızı montu ve siyah beresinin altından bakan kara gözleriyle, senin benim gibi hayat derdinde bir adam plastik bir silah gibi duran şeyin içine doğru üfleyip duruyor, trafikte ağırlaşmış hayata hafif baloncuklar saçıyordu.
Bir şarkı geldi aklıma, "What if god was one of us" güfteli...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder