28 Haziran 2009 Pazar

Abesle iştigal

İstanbul, sürekli olarak kendini yeniden üreten bir şehir. Bu yüzden, şehir içindeki bir yere 15 kere gitmiş olsam bile 16. gidişim hep önceliklerden farklı oluyor.

Bu yeniden üretim halini bana en çok eski İstanbul yaşatıyor. Yüzyılların ve binyılların yerinden oynatamadığı yapıların ortasında çok acayip bir kaos hüküm sürüyor. Tip tip insanın, cins cins muhabbetin, gürültü ve karmaşının ürettiği kaosun göbeğinden kadim bir düzen çıkıyor.

Birbirinden bağımsız hareket eden binlerce serseri elektron çılgıncasına koşturup dururken, herşey her an değişiyor. Elektronların merkezinde yer alan devasa çekirdekler ise varlıkları ve ağırlıkları ile zamanı bükerken, eski İstanbul'daki fiziksel mekana limiti sonsuza giden bir şimdiki zaman kipi katıyorlar.

Sürekli bir dönüşüm ve sürekli bir sabitlik.
Zıtlıklara ve çelişkilere rağmen varoluş.
Doğum ve ölüm.
Yaşlılık ve gençlik.





Buralarda gezerken, herşeyi sınıflandırıp isimlendirmeye bayılan zihniyete ve gördüklerini dilin mevcut sınırları içinde ifade edemeyince hemen post-modernizme sığınanlara nanik çekesim geliyor.

Homojen olmayan ve tam da ifade edilemeyen karikatürize haller sunuyor buralarda şehir...

Geleneksellik simgesi karakterler, bilişim çağının nimetlerinden faydalanırken, makina kartı yutuveriyor. Bu esnada, bir kedi kablosuz internet ve fiber optik kablo devrinde, şehrin duvarlarını saran eski kablo ağlarının dibine kıvrılmış gurul gurul uyuyor.


Sonra Sultanahmet Cami taraflarına geçiyorum. Belediye ya da Turizm Bakanlığı burada büyük işlere kalkışmış, isteyene bilgi merkezinde hızlandırılmış İslam eğitimi veriyor, belki de hayatın anlamını söylüyor, "kırmızı hap mı, mavi hap mı?" diye soruyor...


Sultanahmet Cami ve Ayasofya arasındaki meydana kurulmuş bir platformda ise tüm tezatların altını koyu koyu çizercesine motorsiklet şov yapılıyor. Atlayan zıplayan motorların etrafını saran kalabalığın ortasında tezgahını açmış bir adam, 70'lerin uzay filmlerindeki elektronik aletlere benzeyen, bu zamanın çok dışından ama garip bir şekilde de futuristik görünen bir kutuyu masanın üzerine yerleştirmiş. Kutudan çıkan kabloların ucundaki iki metal sopayı insanlara tutturarak stres ölçümü yapıyor. Stres seviyesi yüksek çıkanlara da çözüm yollarını gösteren, takoz gibi kalın bir kitabı satmaya çalışıyor.

Soluma bakıyorum Sultanahmet Cami, sağıma bakıyorum Ayasofya, önüm motorsiklet rampası, arkam stres ölçer... Sessizce uzaklaşıyorum.


Ruhuna moonwalk



80'ler çocukları travmada...

Zira manevi varlığı, sıradan insan varlığının ötesinde, hatta sınırların ve kültürlerin ötesinde, uni-seks, uni-millet, uni-kültür bir anlam kazanmış; fiziksel varlığı ise bildiğimiz insansılardan farklı bir seyir izlemiş, bilişim çağının en baba pop ikonu ölerek, tanrısal varlığının faniliğini kanıtlamış oldu.

Çocukluklarının en ünlü, en ezeli ve en ebedi adamı bu dünyadan giden bir nesil için bu durum, yaşlandığının farkına varmak demek.

Baba erenlere katılıdığını tahmin ettiğim Michael Jackson'a, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tramvay hattındaki, Michael Jackson'ın beyaz eldivenlerinden giymiş bu karakterler ile veda ediyorum...

Siyah geldim şu dünyaya,
Beyaz giderim...

Yalnız karpuz


Yaz sıcağının garip bir melankolisi oluyor şehirde. Dışarı çıksan yapış yapış, evde dursan sıkıntı...

Hele İzmir'deyken, yaz mevsimi şehire garip bir yalnızlık, bana da ergime noktasında bir bunalım getirirdi.

2008 yazında, İstanbul'daki esintili bir yaz akşamında İzmir'in yılışık ve akışkan sıcağına selam göndermiştim bir gece...
O gelsin... Tanımadığım İzmirli Aytenler ve Tolgalar için.
...
“Mars’a gönderdikleri araç yüzeye inmiş, gezegende su arıyormuş” dedi Ayten donuk bir sesle. “Vay be, elin gavuru Mars’a gidiyor, ama biz suları bile akmayan şu İzmir çukurundan bir türlü çıkamıyoruz! Yaz günü kokuşuk kokuşuk kaldık buralarda”, diye cevap verdi Tolga. Sonra sigarasından bir fırt daha alıp, dumanını balkon kapısının eşiğinden dışarıya üfledi.

Ayten, biraz daha ışık yakalayabilmek için gazeteyi pencereye doğru çevirip okumaya devam etti:

“Brezilya’da da daha önce dünya ile etkileşime geçmemiş bir kabile bulmuşlar. Kabile üyeleri fotoğraflarını çeken helikoptere karşı ok ve yaylarını göstermişler”.

“Peh, ne var ki yani?! Bizde de UFO’yu taş atarak kovalayan adam var. Hem iki gün daha böyle evde durursak senden başka bir insan gördüğümde korkup taşlayacağım artık”, diye homurdandı Tolga.

Gazeteyi katlayıp, yelpaze gibi sallamaya başlayan Ayten’in alnında boncuk boncuk ter birikmişti. “E akşama Kordon’a inelim o zaman, iki bira içeriz, ferahlarsın” dedi Ayten. Bir yandan da oturduğu yerde bol eteğinin bir ucundan tutup serinlemek için sallamaya başlamıştı.

Tolga Ayten’e doğru baktı aniden. Sigarasını, yerdeki sardunya saksının içinde söndürüp, “Yahu ne birası Ayten, babamın kırkı yeni çıktı daha”, dedi sıkıntıyla.

“Adamı yaşarken çok umursadın da ölüsü mü kıymete bindi şimdi?!” dedi Ayten. Sesi çocuk azarlayan sert ve sinirli bir öğretmen tonundaydı. Ama Tolga, Ayten’in dudağının kenarında beliren ince çizgiyi gördü. Dalga geçiyordu. Tolga bunu farketti, ama umursamadı. Durgun bir sesle:

“Allah aşkına uğraşma benimle. Hem cuma cuma içki mi içirteceksin bana? Mübarek gün...”, dedi.

“Allah allah, iyice dengesizleştin sen Tolga! Evde durmaktan şikayet ediyorsun, dışarı çıkalım deyince de sinirleniyorsun. Sıcak çarptı seni iyice. Hem cumaysa n’olmuş? Ne mübareği, ne günahı? Allah’ın günlerini ayırmak günah asıl...” diye söylendi Ayten. Gazeteyi daha hızlı sallamaya başlamıştı. Eline malzeme geçince Tolga ile inadına uğraşırdı, acımasız olurdu bazen. Acıtırdı.

“Babanın mevlüdüne bile gelmedin, annen öldü bitti ağlamaktan. Kocasından çok oğlunun hayırsızlığına üzüldü kadın be! Şimdi dini bütün oluverdin, cumalar kıymete mi bindi?” diye devam etti Ayten, rakibine sağ sol kroşe vurup duran bir boksör hırsıyla. Sonra sustu.

Yaprak kımıldamıyordu. Dışarıdaki havanın içeriden daha sıcak olduğunu farkeden Tolga balkon kapısını kapattı. Hiçbir şey söylemedi. Kumrular yesin diye sabah gazete kağıdı üzerinde balkona bıraktığı ekmek kırıntılarına kapının ardından baktı bir süre. Sonra, “Ayten be, karpuz kesiversene bana, içim yanıyor”, dedi gözlerini kırıntılardan ayırmadan.

“Sular akmıyor be Tolga, yapış yapış şimdi, ne karpuzu?!” diye cevap verdi Ayten. Sinirle yerinden kalktı, Tolga’ya bir bardak soğuk su getirmek için mutfağa gitti. İki dakika sonra mutfaktan seslendi:

“Ama sular akşama gelir, sana sarma yaparım, yoğurt da var taze. Karpuzu da keseriz, balkonda yeriz serin serin”. Sesi yumuşamıştı.

Kırıntılara gelen güvercine dalıp giden Tolga, “Tamam”, dedi sessizce, kendi kendine. Ayten, muhtemelen duymamıştı.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Kiradaki rock'çı garibanizmi


O kadar uzun zamandır yazmıyorum ki artık yazmayı beceremeyeceğim hissiyatı içindeyim. Bütün gün aklıma fikirler geliyor, kafamda uçuşan ama taşırken ağırlaşan fikirler... Birşeyler görüyorum, birşeyler duyuyorum, birşeyler okuyorum, birilerine büyük laflar ediyorum.

Hayatım keskin U dönüşleri yapıyor bu aralar. Ama ben herşey normal ve olağan gibi davranmaya o kadar alışmışım ki, tepki verme isteğim daha yüzeye çıkmadan bilinçaltım tarafından bastırılıyor. Ve ben, içimdeki tonlarca ağırlıkla öylece duruyorum... Yazsam rahatlarım belki diye düşünüyorum, ama onun yerine gidip erik yiyorum. Annem yıkanacak kazağım olup olmadığını soruyor. Haziran ortasında hala yün terlik giyiyorum, üstüm yarı çıplak... Çelişkilerden ibaret insan.

Birileri birşeyler yazıyor, birileri birşeyler üretiyor, birileri birilerini keşfediyor, birileri bir yerlere gidiyor, birileri vurulup ölüyor ve biz bu anı internetten izleyebiliyoruz çok normalmişçesine. Ben duruyorum ve bekliyorum sakince.

Mesela insanım işte! Böyle bir çeşit insanım.

Serbest bilinç akışı yapayım, bir yerden başlamak lazım;

Kendini rock'çı olarak tanımlayan bir hatun kişi, "Türkiye'de rock'çılar kirada oturuyor" diyerek, müzisyenlerin gariban durumuna vurgu yapmış. Ona takıldı aklım. Peki insana sormazlar mı "kirada oturuyor da nerede ve kaça oturuyor?" diye. Garibanlık haline bu kadar yüzeysel bir yaklaşım yaptığı ve bu vesile ile yazmama sebep olduğu için bu artistik patinaj rock'çısına teşekkürü borç bilirim.