28 Haziran 2009 Pazar

Yalnız karpuz


Yaz sıcağının garip bir melankolisi oluyor şehirde. Dışarı çıksan yapış yapış, evde dursan sıkıntı...

Hele İzmir'deyken, yaz mevsimi şehire garip bir yalnızlık, bana da ergime noktasında bir bunalım getirirdi.

2008 yazında, İstanbul'daki esintili bir yaz akşamında İzmir'in yılışık ve akışkan sıcağına selam göndermiştim bir gece...
O gelsin... Tanımadığım İzmirli Aytenler ve Tolgalar için.
...
“Mars’a gönderdikleri araç yüzeye inmiş, gezegende su arıyormuş” dedi Ayten donuk bir sesle. “Vay be, elin gavuru Mars’a gidiyor, ama biz suları bile akmayan şu İzmir çukurundan bir türlü çıkamıyoruz! Yaz günü kokuşuk kokuşuk kaldık buralarda”, diye cevap verdi Tolga. Sonra sigarasından bir fırt daha alıp, dumanını balkon kapısının eşiğinden dışarıya üfledi.

Ayten, biraz daha ışık yakalayabilmek için gazeteyi pencereye doğru çevirip okumaya devam etti:

“Brezilya’da da daha önce dünya ile etkileşime geçmemiş bir kabile bulmuşlar. Kabile üyeleri fotoğraflarını çeken helikoptere karşı ok ve yaylarını göstermişler”.

“Peh, ne var ki yani?! Bizde de UFO’yu taş atarak kovalayan adam var. Hem iki gün daha böyle evde durursak senden başka bir insan gördüğümde korkup taşlayacağım artık”, diye homurdandı Tolga.

Gazeteyi katlayıp, yelpaze gibi sallamaya başlayan Ayten’in alnında boncuk boncuk ter birikmişti. “E akşama Kordon’a inelim o zaman, iki bira içeriz, ferahlarsın” dedi Ayten. Bir yandan da oturduğu yerde bol eteğinin bir ucundan tutup serinlemek için sallamaya başlamıştı.

Tolga Ayten’e doğru baktı aniden. Sigarasını, yerdeki sardunya saksının içinde söndürüp, “Yahu ne birası Ayten, babamın kırkı yeni çıktı daha”, dedi sıkıntıyla.

“Adamı yaşarken çok umursadın da ölüsü mü kıymete bindi şimdi?!” dedi Ayten. Sesi çocuk azarlayan sert ve sinirli bir öğretmen tonundaydı. Ama Tolga, Ayten’in dudağının kenarında beliren ince çizgiyi gördü. Dalga geçiyordu. Tolga bunu farketti, ama umursamadı. Durgun bir sesle:

“Allah aşkına uğraşma benimle. Hem cuma cuma içki mi içirteceksin bana? Mübarek gün...”, dedi.

“Allah allah, iyice dengesizleştin sen Tolga! Evde durmaktan şikayet ediyorsun, dışarı çıkalım deyince de sinirleniyorsun. Sıcak çarptı seni iyice. Hem cumaysa n’olmuş? Ne mübareği, ne günahı? Allah’ın günlerini ayırmak günah asıl...” diye söylendi Ayten. Gazeteyi daha hızlı sallamaya başlamıştı. Eline malzeme geçince Tolga ile inadına uğraşırdı, acımasız olurdu bazen. Acıtırdı.

“Babanın mevlüdüne bile gelmedin, annen öldü bitti ağlamaktan. Kocasından çok oğlunun hayırsızlığına üzüldü kadın be! Şimdi dini bütün oluverdin, cumalar kıymete mi bindi?” diye devam etti Ayten, rakibine sağ sol kroşe vurup duran bir boksör hırsıyla. Sonra sustu.

Yaprak kımıldamıyordu. Dışarıdaki havanın içeriden daha sıcak olduğunu farkeden Tolga balkon kapısını kapattı. Hiçbir şey söylemedi. Kumrular yesin diye sabah gazete kağıdı üzerinde balkona bıraktığı ekmek kırıntılarına kapının ardından baktı bir süre. Sonra, “Ayten be, karpuz kesiversene bana, içim yanıyor”, dedi gözlerini kırıntılardan ayırmadan.

“Sular akmıyor be Tolga, yapış yapış şimdi, ne karpuzu?!” diye cevap verdi Ayten. Sinirle yerinden kalktı, Tolga’ya bir bardak soğuk su getirmek için mutfağa gitti. İki dakika sonra mutfaktan seslendi:

“Ama sular akşama gelir, sana sarma yaparım, yoğurt da var taze. Karpuzu da keseriz, balkonda yeriz serin serin”. Sesi yumuşamıştı.

Kırıntılara gelen güvercine dalıp giden Tolga, “Tamam”, dedi sessizce, kendi kendine. Ayten, muhtemelen duymamıştı.

Hiç yorum yok: