28 Eylül 2009 Pazartesi

Ve yaz biter...


Susuz geçen yazı, sonbaharda sulandırdım.
Yazın karşılaşamadığım denize Eylül'de uğradım, selamlaştım ve sonra kendisi ile vedalaştım.

Yaz bitmiş gerçekten. Kumlar bile soğumuş.

Denizin içi, dışarıdan daha sıcaksa yaz bitmiştir gerçekten.

Sahilde üç beş insan ve köpekler kalmış sadece. İşine gücüne dönen turistlerin ve okullar açılınca yazlıklarındaki mobilyaların üzerine beyaz örtüler serip, panjurları sıkı sıkı kapatıp giden ailelerin yokluğunda rahatlamış olan esnaf ahalisi, dükkanların önünde sakin sakin oturuyor. Kıyamet sonrası huzuruna bürünmüş sokaklar.

Yaz sonlarında sahil kasabaları, pazar günü evde takılan baba gibi oluyor, kendi halinde, rahat, yavaş ve biraz bakımsız... Ama güzel yine de.


Mamma Mia



İşte son günlerin en samimi ve en İtalyan pozu!

"Kendin gibi olmanın resmini çizebilir misin Abidin?" deseler, şu fotoğraftaki Berlusconi'yi çizerdim.

Bir insanın bu kadar yüzsüz olmasına rağmen, bunu rol yapmadan, tüm doğallığı ile sergilemesinde salakça bir samimiyet buluyorum ben. Adı bir kere deliye ve azgına çıktı nasılsa. Bir rahatlık gelmiş adama... Zaten maskülen olan politikanın en üst seviyesindeki protokolde bile maço tavırlarla kur yapıyor! Belki G-20 zirvesi denilince daha erotik birşey anlamıştır.

Irkçı bir ŞAKA da yapmış kendisi. G-20 zirvesinden sonra İtalya'da yaptığı bir konuşmada Obama'yı kastederek, "Bronzlaşmış birinden selam var" demiş. Bu lafı ırkçı bulanları da "salak" olarak tanımlamış ve söylediği şeyi "sevgi dolu bir şaka" olarak nitelendirmiş. (Radikal, 28.09.2009)

Berlusconi samimi, ama samimiyeti sevimliliğinen değil, güdülerini dizginleyememesinden ve beceriksizliğinden geliyor. Mesela bir insan işte. Mahalledeki kızlara sürekli laf atan, beğendiği kızı kenarda kıstıran, her gördüğü zenciye "arap" diyen, Taksim'de sık sık gördüğümüz bir modelin İtalyan versiyonu kendisi. Hem uzaktan amca oğlumuz sayılır, zira kendisi Reccep Tayyip Erdoğan'ın kankası. Ananı da al git ekolü...

Şifre

Bazı dizilere şifre konulması önerilmiş. Sebebi de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf açıklamış:

"...Aileyi bir arada tutan değerlerden erozyona uğrayanlar varsa yeniden canlandırılması, var olanların da güçlendirilmesi ve pekiştirilmesi, güçlü aile yapısının inşa edilmesi, sürdürülebilirliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz..." (Radikal, 28.09.2009)

Burada, tabi ki aile yapısını bozan şeyden kasıt sevişmek oluyor. Anlamıyorum, aile, sevişme hakkının devletin şahitliğinde alınmasıyla kurulmuyor mu zaten? Aile dediğimiz şey sevişmeyi içermiyor mu? Sanki kimse sevişmiyor bu ülkede! Bastırdığı libidosunu dizginlemek için porno kanalını şifreye rağmen izleyen, oradaki karlı bulanık görüntüden tahrik olan bir ülke burası...

Şifresiz ve tekrar tekrar yayınlanan "evet, öldürmüş, sonra kafasını testere ile kesmiş, sonra da sucuk ekmek yemiş" içerikli cinayet haberleri, kaza, savaş, çatışma, ceset görüntüleri şiddeti normalleştirip, aileden öte tüm toplumsal yapıya zarar vermiyor mu? "Kaynım bana kaydı" serzenişiyle sabah programına çıkan teyzeme neden ceza yok? Bence o sabah programları çok daha travmatik! "Cenifır Löpet ile İzdivaç" programının nihai sonucu insanları seviştirmek değil mi? RTÜK, bunlara bu kadar duyarsızken sevişmeye takmış kafayı.

Polis devleti olmanın lüzumu yok, isteyen istediğini izler, istemeyen TV'yi kapatır, kanalı değiştirir. İsteyen vatandaş "ahlakımız elden gidiyor" diye eylem yapar, isteyen "porno kanalı ücretsiz olsun" diye eylem yapar. Yapabilmeli yani, teoride. Ama ahlak, devletin tekelinde ise ve bu sadece cinsellik üzerinden yorumlanıyorsa bir yerlerde baya hastalıklı bir durum var demek ki...

Savaşma seviş RTÜK!

14 Eylül 2009 Pazartesi

Kimseye gülmedim Amerikalılar'a güldüğüm kadar


Obama’ya ‘sosyalizme gidiyoruz’ protestosu:

ABD'nin dört bir yanından başkente gelen onbinlerce kişi, Obama'yı ülkeyi ‘sosyalizme sürüklemekle’ suçlayıp protesto etti.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Kafama baget ekmekle vurulmuş hissi



Bu aralar birşeyleri özlüyorum ama neyi özlüyorum bilmiyorum. Daha doğrusu, özlem hissine benzer sıkıntılı bir hal var üzerimde. Mesela, az önce bilgisayarımı karıştırırken bir zamanlar çektiğim şu fotoğrafı buldum. Öyle Jön Türklüğüm, Frankafonluğum falan asla olmadı; ama şu Paris şehrinde sallamaz bir ruh hali ile geçirdiğim zamanları, hatta ondan ziyade, o zamanlardaki "ben"i özlediğimi farkettim şimdi. Öğrencilik iyiydi be...

11 Eylül 2009 Cuma

Sana dün bir dereden baktım aziz İstanbul



Akışkan falan derken bir anda aktı gitti ortalık.
Ne garip zamanlar bunlar.

Az önce TV'de gördüm, sunucu adam, AKUT görevlisine soruyor:

- Sokakta sele yakalanırsak ne yapmalıyız?

Şu sorunun ve sorulduğu konseptin abukluğu beni benden aldı. "Böyyük" şehirde yaşıyoruz, ama muhabbet Amazon ormanlarına trekking'e giden ekibin bir uzmanla yapacağı cinsten.

- Eeee şimdi su bilek boyunda olsa dahi sürüklenme riskiniz var. Asla suyun akış yönünün tersine gitmeye çalışmayın. En iyisi uzun bir sırık bulup, bundan destek alarak ilerlemek...

Bu sırada, yaklaşık 1.80 metre boyunda, kalınca bir ağaç dalı giriyor kadraja, daha doğrusu bilirkişiye uzatılıyor. Sunucu ve uzman kişi bileklerine kadar suya girmiş şekilde, ağır adımlarla sokakta yürüyorlar, pardon yüzüyorlar;

- Şimdi şu şekilde bundan destek alarak ilerlemek lazım...

Gelişmiş, modern falan değil burası...
Bence insan eliyle yaratılmış kocaman bir jungle tüm gezegen, hem de en vahşisinden. İnsan, elinin değdiği her yeri kendisi gibi çelişkiler içinde ve zararlı bir yer haline getiriyor. Kültür başkentinin sokaklarında rafting yapılabiliyor misal...

Bu şehrin seli böyleyse depremi nasıl olacak onu düşünüyorum, ama çok da düşünmek istemiyorum, korkuyorum zira.

Geçen hafta yine kel alaka birşey okuyordum. 1999 yılından itibaren Türk dış politikasının nasıl dönüştüğü, bunda deprem sonrasındaki uluslararası dayanışmanın etkisini falan anlatıyordu metin. Birden bir şey dürttü, Google'da "1999 Gölcük Depremi" diye arattım. Fotoğraflar, komplo teorileri, garip garip batıl hikayeler... Yarım saatim bunlarla geçti ve o kadarı bile saçma sapan bir ruh haline soktu beni. Geliyor işte bu şey... Gelecek illa ki. Yine TV'ler en berbat görüntüleri çekecekler, deprem uzmanları konuşup duracak, onbinlerce kişi ölecek, İstanbul'daki binaların çok büyük bir kısmı çökecek, şimdi rafting yapılan sokaklarda bu sefer enkaz dalışı ya da enkaz tırmanışları yapılacak, şehir kıyamet outdoor sahasına dönecek, gazeteler "deprem değil, insan öldürdü", "enkazda can pazarı", "yine önlem alınmadı" tipi başlıklar atacaklar, muhtemelen büyük ekonomik çöküşler yaşanacak. Sonra... O kadar. Ölen ölecek, 2-3 ay deprem muhabbeti yapılacak, 3-5 suçlu bulunacak ve geçmiş olsun. Büyük deprem atlatılacak işte böyle...

Sonra TV'ye tekrar baktım. Saray Muhallebicisi çıkmış, kendilerinden 14 sene önceki belediyelere saydırıyordu. Hay dedim... Yok, bişi diyemedim aslında.

8 Eylül 2009 Salı

Başka tip bir akışkan



2007 - California, USA

7 Eylül 2009 Pazartesi

Akışkan



2007 - Chicago, USA

6 Eylül 2009 Pazar

Yeşil Porno



Sundance Channel'da (NTV'de yayınlanan "Küçük Gezegen için Büyük Fikirler" belgeselinin orijinal yapımcısı olan kanal) "Green Porno" adında bir belgesel var. Burada Isabella Rossellini, deniz canlılarının üreme yöntemlerini abzürd bir biçimde anlatıyor.

Hafiften Michel Gondry tadında...

Misal...

4 Eylül 2009 Cuma

Tespit

Bugün beni hüzünlendiren 3 şey/durum tespit ettim:

1. Fırından yeni çıkmış, üzerinde dumanı tüten, kabarık, 3 boyutlu capcanım lavaştan kopartılan ilk parça ile beraber lavaşın sönmesi ve 2 boyutlu hale gelmesi

2. Ağaçtan düşüp yerde ezilen incirin tatlı, mayhoş ve hafiften çürük kokusu (yaz sonunu hatırlatıyor hep)

3. O yaşta ezberinden başka birşey anlatamayacak olan çocukları TV'ye çıkartıp, reyting uğruna o çocuklara bir Noel Baba tarafından lunapark eksenli memleket tartışmaları yaptırılması

3 Eylül 2009 Perşembe

Karizma duvarında siyasi taşlar

Ortadoğu'nun bitmek bilmeyen çilesine dair birşeyler okuyorum. Buradaki Arap rejimlerinde, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortak bir nitelik olarak görülen otokratik/karizmatik liderlik yapılanmasından ve bunun nedenlerinden bahsediliyordu.

Bir düşündüm de... Şu adamlardaki rock star karizması (Yaptıklarından ve siyasi kimliklerinden bağımsız olarak, tamamen fiziksel görünüş odaklı yorumluyorum. Evet, yüzeyselliğin daniskasıyım zaman zaman... ) hangi batılı liderde var allasen?


Toksik kitaplar



Ekonomi okumuş biri olarak her zaman bu bilim dalını gerçekçiliğini sorgulamışımdır. "Onu sabit alırsak bu böyle olur... Kısa vadede şöyledir, ama uzun vadede böyledir... vs. vs."

Bir dolu varsayım ile kurulmuş teorilerin gerçek hayatta çözüm üretebilme kapasiteleri ne olabilir ki??

"Şimdi benim 5 kolum olduğunu varsayalım, o zaman saniyede 5 kroşe çakabilirim" ya da "Günde 5 öğün 1.5 porsiyon adana yeyip, kilo almayacağımı varsayalım, o zaman kısa vadede, misal bu yaza plajda tanga giyebilirim, uzun vadede ise kolesterolden ölürüm ama kilo aldırmayan adana kebabın kolesterol düzeyine zararı olmayacağını da varsayabiliriz" deyince ne kadar gerçekçi oluyorsam, bazen bu iktisat biliminde de o kadar gerçekçi olunuyor gibi geliyor bana.

İktisatçı camiada bir tek John Maynard Keynes'i tutarım, şu lafı ile camiadaki tek gerçekçi ve elle tutulur saptamayı yaptığı için: "Uzun vadede hepimiz ölüyüz - In the long run, we are all dead".

Ha bir de Ceteris Paribus var, ama ona hiç girmiyorum, zira çıkamam.

E n'oldu? Küresel kriz ile beraber çoğu liberal ekonomi teorisi herkesin elinde patladı. Birileri de isyan edip, ekonomi teorilerinin tartışılması gerektiğini ve bu sebepten dolayı ekonomi kitaplarının yeniden yazılması gerektiğini söylemeye başladı. Çok da iyi oldu. Takdir, tebrik.

"TOXIC TEXTBOOKS"