21 Ekim 2009 Çarşamba

Din-sizsiniz


Bir tasarımcı olarak tanrı!

Dear-God
adında bir online dua sitesine rastladım, epey retro ve absurd bir çalışma olmuş. Oraya bakarken aklıma geldi: Bir tasarım konusu olarak yeni bir din ele alınsa nasıl olur?!

Al sana bir case-study!

Bir tasarımcı ve yaratıcı olarak tanrıyı oynamaca:
Yeni bir din oluştur; markasıyla, ismiyle, logosuyla, marka ile özdeşleşecek kişisiyle, manifestosuyla, kutsal saydığı şeylerle, hedef kitlesiyle, ritüelleriyle...

20 Ekim 2009 Salı

Yaşar, ölmez.

Yaşar Ölmez, öldü. Hem de intihar ederek.

Aydın Boysan yazmış galiba (Kaynak: peixesloucos) , "bu köprüler halktan çok uzak, ya trafik ya da intihar mecrası olarak kullanılıyor" diye ve köprülerin halka yakınlaşabildiği bir günde Yaşar Ölmez'in ölümüne yaklaşası, ölümünü yaşayası geliyor.

Peki insan o gün ölmeye karar verse yanına şemsiyesini neden alır? "Öleceğim, ama ıslanmayım en azından" diyerek yanına şemsiye alan bir insan kendini neden denize atar? Muhtemelen anlık bir karar ile köprü üzerindeyken bırakıverdi kendini.


O mont ve şemsiye, ölünün cenaze evinin önüne bırakılan ayakkabıları gibi kalmış köprüde. Şemsiyenin sapı da bir soru işaretinin tepesi gibi köprünün demirlerinde asılı kalmış, atlayanın ardından bakar gibi...


Yaşar, ölmez.

18 Ekim 2009 Pazar

Bombalar düşerken neden fısıltıya konuşuyorsun?


Bir zamanlar şöyle yazmışım Kings of Convenience için:

Bülent Ortaçgil'i Bozburun'daki deniz manzarasından koparıp, fjord arka fonu önüne yerleştirelim. İçine biraz İskandinav manikliği, biraz kuzey depresifliği ve bolca kutup dinginliği katalım. Az kelimeye çok mana ekleyelim, gitarımızı alalım, piyanoyu da sırtlayalım zaman zaman. Gece olsun. Kuzeyin yarı uykulu halleri bastırsın. Herkes, her şey sussun. İki adam susarmış gibi yapıp, iç sesleriyle şarkı söylesinler inceden inceden... Farkettirmeden, sessizce içimize dokunup geçsinler.

Yeni albümleri çıktı, çok manidar ismiyle: Declaration of Dependence
Ve ben bu albümü o kadar uzun zamandır bekliyordum ki artık beklediğimi unutmuştum resmen.

Bu kadar kuzeyli olup, bu kadar sıcak şarkı yapabilmek, Kuzey Buz Denizi kıyısına palmiye dikip, altında şortla oturup, gitar çalmak gibi, ki bu adamların müziği de aynen böyle birşey zaten.

Örnek için:
Mrs. Cold - http://www.youtube.com/watch?v=5VZLC8YFmj8

17 Ekim 2009 Cumartesi

Günlük keşif: Willy Ronis


Amoureux de la ColonneBastille, Paris, 1957, Willy Ronis

16 Ekim 2009 Cuma

İstanbul'dan Paris'e bakmak

Paris'teki Centre Pompidou, dünya üzerindeki (zaman zaman başka gezegenlere gidiyorum sanki de?!) en sevdiğim ve zamanında kendimi çok yalnız hissettiğim yerlerden biri. Neden bu kadar seviyorum tam emin değilim. Mazoşist bir sevgi bu biraz...

Geçenlerde kardeşim bana bir bağlantı gönderdi. Centre Pompidou'nun önündeki meydanı gece gündüz gösteren bir webcam görüntüsü var burada. Ortamı özledikçe bu bağlantıya bakıyorum, hmm, bugün yağmur var oralarda galiba.

Bazen teknolojiyi seviyorum sanırım. Çok acayip şeyler yaptırtıyor bana.
Mesela şu an o görüntüye giren insanların aklından, İstanbul'da birisinin oturmuş onları izliyor olabileceği ihtimali geçiyor mudur ki? Bence çok hastalıklı bir durum bu!

"Big Sister" is watching you!

15 Ekim 2009 Perşembe

Logicomix


19. Yüzyıl'ın sonlarından 2. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde matematikteki mantıksal kesinliğin sorgulanışı gibi çok aşmış bir konuyu irdeleyen, Bertrand Russell başta olmak üzere dönemin çeşit çeşit filozofunu, mantıkçısını, matematikçisini ve bunların karılarını, sevgililerini, metreslerini harmanlayan, ayrıca içine türlü manyağı ve Adolf Hitler'i de katan, birileri yurt dışına çıktığında ilk istenecek çizgi roman: LOGICOMIX

Nuyork Tayms da pek sevmiş ayrıca.


11 Ekim 2009 Pazar

Astronot kafası



"In outer space you develop an instant global consciousness, a people orientation, an intense dissatisfaction with the state of the world, and a compulsion to do something about it. From out there on the moon, international politics look so petty. You want to grab a politician by the scruff of the neck and drag him a quarter of a million miles out and say, "Look at that, you son of a bitch."

Edgar Mitchell

Uzak nebulalar gibi gözlerin

NASA, Ay'ı bombaladı.
Resmi maksat su aramak, ama iş sahibi ABD olunca, insan uzun vadede bir yayılmacılık durumu olur mu diye şüphe etmiyor değil. Belki ABD, oraya da demokrasi götürmeyi veya Ay'ı uzayın demokratikleştirilmesi sırasında bir üs olarak kullanmayı düşünüyordur, bilemiyorum. Dünya dışı liderlerin heykellerinin yıkılıp, şıpıdık terlikle dövüldüğü gezegenler keşfedilir ileride belki...

Ben yine de NASA'yı vurucu kırıcı olarak değil, insanlara mehtap diye Dünya'yı izleme şansı veren romantik ve futuristik bir kurum olarak anmak istiyorum:

Kaynak: Astronomy Picture of The Day Archieve, dünyevi meselelerden uzaklaşıp, evrende ne kadar manasız yaratıklar ve hatta "hiç" olduğumuzu görmek için bakılabilecek ulvi ve bakan kişinin hissiyatına göre ruhani bile olabilecek bir NASA hizmeti.

Dünya'nın uzaydan çekilmiş fotoğraflarını gördüğümde bir tuhaf oluyorum. Garip bir hüzün basıyor, acıma hissi geliyor. Artık koskaca bir karanlığın içinde dönüp duran minicik bir nokta olduğundan mı acıyorum, yoksa Dünya tanımlaması altındaki o küçücük noktanın içinde yer alan kendimin ve boku bokuna sorun çıkartıp duran tüm insanlığın, evren içindeki hiçe yakın varlığını görüp kendime ve herkese mi acıyorum tam emin değilim. Sonra bir yazı okudum bir gün; uzaya çıkan astronotların çoğu dünyayı uzaydan ilk kez gördüklerinde hissettiklerini anlatıyorlardı. Büyük bir çoğunluğunun söylediği ortak şey acıma ve şevkat hissiydi.

Astronot olmak isterdim gerçekten, baya güzel bir kafası olsa gerek. Bir de dünyaya dışarıdan bakmış adamlar çok güzel laflar etmişler. Her gün 2-3 tane bunlardan okuyorum, bir duble rakı atmış gibi oluyor. Bir de Pink Floyd'dan "Shine on you crazy diamond" açıyorum, Mars'a gidip gelmiş gibi, hızını alamayıp 60 rekat namaz kılmış Müslüman gibi, 30 gün meditasyon yapmış Budist gibi, Ganj'da keselenmiş Hindu gibi, havuza doldurulmuş kutsanmış suda saatlerce yüzüp ellerini buruş buruş yapmış Hıristiyan gibi oluyorum vallaha. Öyle bir ferahlama hali yani...

Bu muhabbetin üzerine en temizinden bir Carl Sagan, "Pale Blue Dot" videosu iyi gider. Şekli bile zor seçilen şu manasız minik nokta üzerindeki kendi varlığımı bir düşünüp, bir kahve içerim muhtemelen. Sonra TV'yi açarım, oturup yıldızlardan bakarım dünyadaki neslimize... Annem "yıkanacak çamaşırın var mı?" diye sorar, babam birilerine kızıp söylenir, Obama'ya Nobel Barış ödülü verirler, sanki babasının katılacağı bir toplantıya bıyık-burun-gözlük maskelerinden takıp da gelmiş 12 yaşında bir çocuk cinliğinde duran dışişleri bakanı bir yerlere imza atar, biri büyük hisseder, ama kutusundan 300 TL çıkar, ben "ulan yaş da kemale erdi" düşüncelerinde saçma sapan kaybolurum, bir yerlerde birileri doğar, birileri ölür, küçük yaratıkların büyük sorunları ile böyle döner o soluk mavi nokta işte...


8 Ekim 2009 Perşembe

Abuklama

Saat 02:32, gece.
Burnum tıkalı, beynime az oksijen gidiyor.

Bir soruya denk geldim:

"Kanunlar geriye doğru yürür mü?"

Kanunların Michael Jackson olması...

Esnaf teorisi




Dükkanının önünde bütün gün oturan, tavla oynayan esnaf huzuru istiyorum kendime.

Derdin olur yine, sıkıntınsız hayat olmaz. Sabah küfür ederek uyanırsın, akşam kaygıyla uyursun belki, ama bütün gün gündelik hayatın içinde olursun, huzuru bulursun. Yavaş akan, nur topu gibi bir zaman algın olur, sokaktan gelip geçen tanıdıklara laf atarsın, mahalli bi ağırlığın olur oturduğun yerde.

Esnafın dükkan önü hayatının, izole ortamlarda bütün gün sanal sanal pixel'lere bakmaktan, Facebook'taki yazışmana "muhabbet" demekten ve profilindeki kendine dair durum raporu ile yaptığın acınası paylaşımdan daha iyi ve gerçek olduğu kesin.