26 Kasım 2009 Perşembe

Saraydan kız kaçırma



Topkapı Sarayı'na en son 2002 yılında gitmiştim. Kendisi bir gece rüyama girip "Niye hiç uğramıyorsun hayırsız?" diye laf sokunca, Müzekart'ım sayesinde 25 TL'lik girişten yırtacağımı farkedip bayram öncesi Bab-üs Selam'da bir selamlaşma seramonisine gireyim dedim. Bu saraya 2002 öncesinde bir kere 1998'de, bir kere de 1996'da gitmiştim sanırım. Asırlık mekandan büyük bir değişiklik beklemiyorum, ama mekandaki mevcut sorunların çözülmemesi, müzecilik bakımından pek de bir gelişme olmaması ve ziyarete kapalı alanların her seferinde artması üzücü geliyor.

Yeni bir gelişme olarak, bir 'museum shop' açılmış. Katlamalı, kartondan, el kadar bir saray haritası 5 TL. Böyle birşeyin bilet ile beraber bedavaya verilmesi gerekmez mi misal? Ayrıca acıklı bir durum olarak, Topkapı Sarayı'na ait çoğu planın ve kitabın Türkçesi yok. Zira serbest pazar ekonomisinde yaşıyoruz, talep olmayınca arz da olmuyormuş. Ama adamlara hak da verdim, şöyle ki içeriyi gezen bir okul grubunun ortama dair ilgisi Japon turistlere "ay lav yu" ve "hello" diye bağırmaktan ibaretti. E doğal, çocuk sonuçta, ama bu çocukların "hocam hocaaaam!!" diye bağırdıkları insanlar çocukları saatte 15 km hızla saray içinde yürütmenin ötesinde, durup biraz tarihi anektod verse de bu çocuklar büyüdüklerinde Topkapı Sarayı'nı "İdil Biret piano çaldığında alkol ikram edilirse gidip basılası" bir yer olarak bellemeseler, diye düşünmedim değil.

Neyse, dükkandaki saraya dair kitaplar ise içerik olarak bana çok yetersiz, kalite olarak ise oldukça eski geldi. Neden daha modern, kapsamlı, "vay anasını" dedirtecek görsellere sahip yayınlar yapılmıyor acaba? İlla ben mi söyleyeceğim?

Bir yenilik olarak, padişah porterlerinin sergilendiği bir bölüm eklenmiş. İyi diğer bir gelişme de artık bir 'audio guide' hizmetinin olması. Fakat saray içindeki yazılı bilgilendirmeler hala çok kıt. Mutfaklar hala ziyaretçilere kapalı. Hazine ve kaftanların sergilendiği mekanlar çok havasız. Padişah kaftanlarını görmek için 500 yıldır yıkanmamış pis bir çorap gibi kokan havayı teneffüs etmek hoş olmuyor tabi. Kutsal Emanetler bölümünde ise durum daha bir ferah sayın seyirciler. Örneğin, vitrinlerin önüne insanların yapışmasını önlemek için güvenlik bantları konmuş, böylece Sakal-ı Şerif'e yakınlığın duanın gücünü artıracağını düşünenlerin vitrin önü izdihamı bir nevi engellenmiş.

Harem bölümünde ise çoğu yer kapalıydı, önceki gelişlerime göre şu an Harem'de daha az yer gezilebiliyor. Üstelik daha önce Harem, rehbersiz gezilemiyordu. Belirli sayıda insan kapıda biriktikçe görevli bir rehber gelip, grubu alıyor ve Harem'i gezdiriyordu, fakat şimdilerde bu uygulama yok. Haremin içindeki bilgilendirmeler sıfıra yakın. Ayrıca Harem'deki ışıklandırmalar yetersiz. İnsanların giremediği ama duvar ve avlu üzerlerinden görülebilen yerler çok bakımsız. Hayır, Harem'e giriş için ek olarak 15 TL'yi neden veriyoruz o zaman?!

Bir de saray içindeki restorasyonlar çok kötü geldi bana. Bi altın varak yapmışlar, neye benzediğini anlatmak için kelime oyunu yapıp terbiyesizleşesim geliyor, ama kendimi tutacağım. Hint tapınağında gezer gibi hissettim bir an kendimi varaklar sebebiyle. Bab-ı Hümayun'a bir Bülent Ersoy yakışırdı doğrusu, o altın varakların arasına...

En tuhafı da saray içinde Konyalı Restoran görmek oldu! Bab-ı Hümayun'da gezerken burnuma soğan kokusu gelmedi değil... Alperen Ocakları, "ecdadımız soğan kokuyor" deyu tepki göstersun!

İnsani ihtiyaçlardan dolayı "saraya gelmişim, öyleyse ömrü hayatımda neden bir kere de saray helasına defi hacet etmiyorum?" deme gereği duydum, fakat saraydaki mevcut imkanların önündeki kuyruk nedeniyle kendimi tuttum.

Özetle, yine hüzünlü bir tarihe bakış gerçekleştirdik sayın seyirciler.


Hiç yorum yok: