2 Aralık 2009 Çarşamba

Takiye yapmayan değişim


Son 9 yıldır her sene mekan değiştirmiş bir insan olarak (Üniversite yıllarımda da sabitlendiğim söylenemez. Yurtta kaldığım için yazları evime dönmek, yani yıl içindeki habitatımı kışları karasal iklim, yazları da Akdeniz iklimi olarak ayarlamak durumundaydım. Bir nevi kışları denizden karaya, yazları ise karadan denize doğru estim.), 1 seneden uzun bir süre boyunca aynı yerde yaşamanın, mekansal olarak aidiyet hissi geliştiremeyen bir bünye üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini gözlemlemekteyim bu aralar.

Haliylen de “değişim” olgusunu üzerine düşünüyorum epey. Özellikle Türkiye gibi herşeyin her an değiştiği kaotik bir ortamda değişim ile belirli bir düzen içinde başa çıkabilmek zor, ama eğlenceli de. Bu aralar, kafamdaki bir proje için başka ülkelerden gelip, bu coğrafyaya yerleşmiş insanların İstanbul ağırlıklı olmak üzere, Türkiye hakkındaki anılarını okuyorum çoğunlukla. Mesela bir tanesinden bir bölümü birebir çevirmek istiyorum:

“Bu şehrin, bir çok insanın canını alan ve refah düzeyini bozan 1999 yılında geçirdiği depremin ardından harab olduğuna inanmak güç. Bugün, geçmişte böyle bir olayın yaşandığını vurgulayan hiçbir şey yok. Sadece yakın tarihe dair bir araştırma yaptığınızda gerçekten ne olduğunu anlıyorsunuz. Bunu anlayınca, hayatın şımartılmış olduğu ve neredeyse sizin arzunuza uygun olarak tabakta sunulduğu bir ülkeden, İngiltere’den gelmiş biri olarak, bu şehrin (İstanbul) insanlarına hayran kalıyorum.”

Böyle bir şey var bu topraklarda. Değişim ile beraber değişme durumu... İyi veya kötü her haliyle değişimi kabullenip (belki Doğu mantalitesi, belki kadercilik buna sebep oluyor), değişimin getirdiği şartlar içinde mücadele etmek, hayata tutunmak, eskiyi, yıkıntıyı da önüne katıp onunla beraber devam etmek... Gerçi bu tavır, dışarıdan bakanı neredeyse isyan ettirecek bir tepkisizliğe ve kabullenişe de yol açıyor.

Bir zamanlar bir kitap okumuştum, Akdeniz’de Bir Doğu (Eyüp Özveren – ODTÜ’den de Hocam olur kendisi, hastasıydık derslerinin). Kahretsin ki o kitaptan aldığım notlar yanımda yok şu an, ama Eyüp Hoca, Batılı gözle arkeolojiye bakmakla, Akdeniz’in gözüyle bakmanın çok farklı olduğunu, Batılı anlayışın arkeolojik kalıntıları müzelere koyup, gerçek hayatın akışından kopardığını, oysa Akdeniz’de geçmişe ait şeylerin şimdiki zaman içinde kendilerine yer bulabildiğini yazmıştı. Örneğin, Ara Güler’in YKY Yayınları’ndan çıkan Afrodisias Çığlığı kitabında Geyre Köyü’nde 1958 yılında çekilmiş bazı fotoğraflar gördüm. Fotoğraflarda, lahitlerin içinde şıra yapmak için üzüm ezildiğini, antik tiyatrodan kopup köy meydanına gelmiş bir oturma kademesinin bank gibi kullanıldığını, bazı antik sütunların evlerin çatılarına destek verdiğini, sütun başlıklarının caminin içindeki tahta desteğin altına konduğunu, içi oyulmuş sütun başlıklarında buğday dövüldüğünü görüyoruz. Buna bakan Batılı Oryantalist göz, “eh işte, kıymet bilmiyorlar, sahip oldukları değerlerden haberleri yok, cahiller” der, o tarihi kalıntılar ile yerel halk arasındaki organik bağı görmezden gelir, o parçaları alır, ait olduğu yerden koparır, müzeye kapatır, müzeye de girişi ücretli yapar. Ama o köydeki adam varoluşunun getirdiği ermişlikle, bilinçli olmasa da bir şekilde biliyor ki geçmişten gelen taş parçası, evinde, köy meydanında, camide, kahvede yaşamaya devam ediyor. Köy meydanındaki dev çınarın altında duran oturma kademesi biliyor ki üzerine oturan lastik ayakkabılı 4-5 yaşlarındaki köylü kızı ile üzerindeki yosunlar siliniyor. Hep bir devinim, hep bir süreklilik var bu topraklarda. Geçmişi silip atmayan, onu ayrı bir yere koymayan, ama onu da içine alıp öğüten ve bundan yeni bir oluş yaratan bir dönüşüm bu.

Geçen gün Topkapı Sarayı’nda gezerken de böyle düşündüm. Bir ev düşünün ki 400 yıla yakın bir süredir sizin ailenizin fertleri içinde oturmuş olsun. Ama evin ilk yapıldığı hali ile son hali birbirinden çok farklı olsun. Aileniz 400 sene boyunca hep o evde yaşarken, ev bir yandan yenilensin, düzenlensin. Bu devinim, dönüşüm hali hiç bitmesin, fakat bir yandan da sabitlik korunsun. Şimdiki pazar ekonomisi şartlarında pek de sürdürülemeyecek bir anlayış bu. Şimdi de sürekli değişime ve yenilenmeye bir vurgu yapılıyor, fakat bundan anladığımız eskiyi tamamen atan bir anlayış. Hangimiz dedemizin de oturduğu evde yaşıyoruz şu an? 2-3 sene önce aldığımız bir şey için “eski” demiyor muyuz? “Yeni” olarak bildiğimiz bir şey, “gelişim” ve “ilerleme” adıyla 6 ay sonra “eski” hale gelmiyor mu?

Bu coğrafyadan çıkan ilk çağ filozoflarından (şimdiki baskın dogmatik anlayışa bakınca buna inanası gelmiyor insanın ama...) biri olan Efesli Herakleitos, özü oluş içinde değişmek olan bir doğa resmi çizmiş. Bu değişimin kanununa da logos demiş. "Herakleitos’un doğa felsefesi insanların bu tarz inanış biçimlerini, doğadaki değişimin logos’unu dinleyen, ona kulak veren, onu anlamaya duyarlı yeni bir yaşam biçimiyle değiştirmeye bir çağrıyı içinde taşıyor" (Sezgin, Erkut. Felsefenin Açılımı, Kurumsal Yapılardan Yapı-Çözüme, Cem Yayınevi, 2005). İşin enteresan yanı bu topraklar bu anlayışı bir şekilde yaşatmayı başarmış yakın bir zamana kadar. O yüzden, haklı ve mantıklı bulmasak bile, hep eleştirdiğimiz yaklaşımı “eskiye sahip çıkmamak olarak” değil, “logos” mantığı çerçevesinde yorumlayabilirsek, anlayabiliriz belki. Yani "o tarihi eserler korunmasın, bırakalım lahitlerin içinde şıra yapılsın", demiyorum. Sadece o tavrı anlamaya yönelik bir fikir yürütme benimkisi. Yüzyıllar öncesinden gelen o taşın işlevindeki değişimin mekanizmasını anlayabilmek. Şimdilerde değişimi anlamadan değişmek ve eskiyi dönüştürmeden onu tamamen yok edip, yerine en yenisini koymak durumu baskın, ki sonuçları insanlığın soyunu tehdit eden cinsten olacak gibi duruyor.

Şu yazıya Ara Güler'in bahsettiğim kitabından bir fotoğraf yakışırdı, ama bulamadım. Onun yerine Aigai antik kentinde rehberlik yapan ve zamanında Aigai antik kentinin kazılarında bizzat çalışmış, oranın köylüsü, aşmış kişilik Ahmet Amca'nın 2008 senesinde çektiğim fotoğrafını koydum tepeye. Bu da gider...

Hiç yorum yok: