28 Aralık 2010 Salı
B for Bodrum
Güzel ve başka şeyler söyleyenler
Yıl sonu muhasebesine giriş
24 Kasım 2010 Çarşamba
ObaMao
21 Kasım 2010 Pazar
Dönüş
20 Kasım 2010 Cumartesi
Bayram
Kasım ayının yarısından sonra bünye denizde itinayla tuzlanmıştır.
Sahildeki gölgem daha uzundu sadece. Bir de kumda ayaklarım yanmadı.
Yine ellerim buruşana kadar suda kaldım.
Kışın pek rastlamadıkları insanları sahilde görünce, ağızlarındaki patlak lastik topla kendilerini oynatacak insan bulmak için ona buna sataşan sokak köpekleri kuyrukları havada denize girdiler çokça. Basitlikte mutluydular.
Bir kere daha diyorum, köpekler yaşamasını kesinlikle bizden daha iyi beceriyor. Bayram veya değil...
11 Kasım 2010 Perşembe
Kutsal

8 Kasım 2010 Pazartesi
Çöp
7 Kasım 2010 Pazar
6 Kasım 2010 Cumartesi
Elektrik
Kadın, "artık hiçbir şey için sinirlenemiyorum" dedi adama.
30 Ekim 2010 Cumartesi
Av peşinde
5 Ekim 2010 Salı
Gölgesizler
Hayvanların en sevdiğim yanı, oldukları gibi olmaktan başka bir şey bilmemeleri. İçlerinde gölgeleri, karanlık tarafları, saklı yüzleri yok.
Toplum yaşantısında bu hal insanda olunca buna "delilik" diyoruz malesef. Bu halin, delilik diye tanımlanmayan tek dönemi ise bebeklik oluyor. Bebeklik, kafanın her daim güzel olması demek zaten.
Deliler, bebekler ve hayvanlar...
Maskesiz üçler.
Gölgesizler.
Ha bu yukarıdaki de cat-walk Naomi. Panter güzel, Naomi Campbell'a saygı duruşu!
Yeni ev arkadaşım olur kendisi... Minyatür panter.
Bir de Panter Emel vardı, ama onun konumuzla ilgisi yok.
3 Ekim 2010 Pazar
Sonbahar

Ah, o kadar çok yakışıyor ki bu şehre bu mevsim... İnsanı tatlı tatlı acıtan, mazoşist hüzünlere salıyor.
İçim biraz üşürken, elimde kitap ve kahveyle güneş gören bir yere oturup, beynimi güneşte ızgara soteye yatırıp bohem ve entel takılırken, yanımdan, çok dinlendiğinde saykadelik etkisi olabilen Ankara ve İç Anadolu ritmli müzik çalan, seyir halinde piyasa yapan bir araba geçsin istiyorum. Şok terapisi...
Sonbahar, bence Ankara'nın kendine yakışanı giymesidir. Şehir resmen kendini buldu Eylül'ün ortalarından itibaren... Oysa yaz ne kepazelikti öyle?! Yazın Ankara, Lady Gaga gibi giyinmiş İngiltere Kraliçesi veya Freddy Mercury gibi giyinmiş bürokrat gibi olmuştu. Olmuyor, bu şehre yaz yakışmıyor. İnsan yazdan da Ankara'dan da soğuyor. Havaların soğumasıyla Ankara'ya tekrar ısınmak da değişik oluyor esasen.
Serin havada içten ısıtma aracı olarak en iyi tahin-pekmez işe yarıyor. Blonde Redhead'in yeni albümünü dinlerken tahin-pekmez kaşıklıyorum...
"Penny Sparkle"
Adındaki pırıltının aksine karanlık, gri-beyaz bir albüm. Tam mevsimlik.
Boston'da caz eğitimi almış iki İtalyan müzisyen ve bir adet Japon vokalin New York'ta kesişiminden oluşmuş bu grubun elemanlarının garip kombinasyonuna bakınca, yaptıkları müziği tahin-pekmezle dinlemek garip kaçmıyor aslında.
Acaba Blonde Redhead elemanları, tam şu anda ne yapıyorlar?
İç Anadolu'nun göbeğinde, etrafı kebapçılarla çevrili mangal aromalı bir mahallede, üzerinde en paspal ev kıyafetleriyle birinin tahin pekmez kaşıklarken şarkılarını dinlediklerini bırak tahmin etmeyi, hayal bile edemezler sanıyorum. Zira onların gerçekliğinde tahin-pekmezin, zamansal ve mekansal olarak varolduğunu hiç sanmıyorum.
Müzik, burada güzelliğini gösteriyor zaten. Mekansal, zamansal, sınıfsal ve sosyal tüm farklılıkları ortadan kaldırıp, insan dediğimiz karmaşık mahlukatı, ister tahin-pekmezli, ister bagel'lı, ister kebaplı, ister hot-dog'lu olsun, alıp bir şekilde bağlıyor ve göklere çıkarıyor. Bu yüzden müzisyenler, dinden bağımsız ulu erenlerdir bence.
25 Eylül 2010 Cumartesi
Gidenlerden
15 Eylül 2010 Çarşamba
Kayıp

"Hayat, çoğunlukla trajiktir. Doğarsın, nedenini bilmezsin. Buradasındır, nedenini bilmezsin. Gidersin, ölürsün. Ailen ölür. Dostların ölür. İnsanlar acı çeker. İnsanlar sürekli korku içinde yaşar. Dünya fakirlikle, çürümeyle, savaşla, Nazilerle ve tsunamilerle dolar taşar. Sonuçta, en sonunda, sen kaybedersin. Bunu yenemezsin."
Woody Allen
7 Eylül 2010 Salı
vidor vidat yu
6 Eylül 2010 Pazartesi
Jartiyeri gözüken semazen

Daha düzenli ve ayrıntılı yazmak istiyorum ama üşengeçlik tavan yapmış vaziyette.
Onun yerine günlük çağrışımları ve tuhaflıkları paylaşmayı tercih ediyorum.
Bugün "anlatmazsam içimde kalır, bi tarafım şişer" dediğim bir abukluğu uyku öncesi saçmalama hali olarak paylaşıyorum.
Geçenlerde başka bir sosyal paylaşım ortamında da ifade ettiğim gibi, bana "postmodernin resmini yapabilir misin Abidin?" diye sorsalar, alış-veriş merkezi içindeki Harvey Nichols mağazası önünde dönen semazenlerdir derim.
Kavramların içinin bu kadar boşaltılması, çelişkiler, anlamsızlık ve muz kabuğu!
Bundan daha abzurdu, pek değerli bir yazar arkadaşın dediği gibi "semazen dönerken içinden jartiyerinin gözükmesi olurdu".
31 Ağustos 2010 Salı
Göçebe
Kimseye tam doyamadan
Meze tabaklarından tadar gibi yaşıyorum insanları.
Biraz ondan biraz bundan
Ne doyabiliyorum,
Ne de o tadımlık hazdan vazçegebiliyorum.
Yudumluk buluşmalar, susuzluktan ölürken bir bardak su içmek gibi,
Hissiyatı on bardak suya bedel, ama susuzluk baki.
Bir yudumluk zaman alıyorum hayattan,
Sevdiklerimi o tek yudumda içime çekip
Geçip gidiyorum...
Mecburum.
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Duvar
Shevek, Ursula Le Guin'in Mülksüzler romanından
18 Ağustos 2010 Çarşamba
Evet/Hayır

Bir zamanlar "seçme"ye dair bir yazı yazmıştım. O zamandan bu yana çok da birşey değişmedi, çoğu seçimi hala bilinçsizce yaptım, yapıyorum, yapıyoruz...
Yine seçme eylemi içeren ulusal bir hadise yaklaşıyor. Anlaşılan o ki yine neye neden oy verdiğimizi bilmeden yapıştıracağız mührü. Islak betonda 42 numara ayakizi gibi bu toplumun böğründe iz bırakan '82 referandumundan sonra, bu referandumda yapıştırdığımız mührün etkisine dikkat etmek lazım.
Bugün TV'de denk geldiğim programda insanlara Anayasa değişikliğine ilişkin referandumda ne yönde oy kullanacakları ve bunun nedeni soruluyordu. Seçmece birkaç cevap:
- "oyum evet...çünkü...hmm... evet'e daha yakın hissediyorum"
- "valla ben ilgilenmiyorum"
- "yeni anayasayla ne değişecek diye okumadım, ama okuyan arkadaşımla istişare ettim."
Bu kadar Acun programının yan etkisinin olacağı belliydi. "Büyük hissediyorum" ekolüyle referanduma yaklaşım değişik oluyor.
Churchill'in bir lafı var: "Demokrasi karşıtı en iyi kanıt sıradan seçmenle yapılan beş dakikalık sohbettir." (The best argument against democracy is a five-minute conversation with the average voter). Elitist ve halka üstten bakan bir yaklaşıma kesinlikle karşıyım, ama bilinçsizce yapılan tercihlerin sırf çoğunluk öyle istiyor diye geçerli sayılmasını ve dayatılmasını doğru bulmuyorum. Çoğunluk değil, çoğulculuk kazanmalı her zaman... Hem zaten, Churchill gelse, benimle beş dakika konuşsa, yukarıdaki yorumu kesin doğrulanır. Kendimi, bulunduğum toplumdan ayırmıyorum.
Ama Bence Churchill'in bu lafı, "Demokrasi karşıtı en iyi kanıt sıradan politikacıyla yapılan beş dakikalık sohbettir." olarak değiştirilmeli. Zira miting meydanlarındaki abzurd komedi tadındaki monolog tipli diyologlar beni benden alıyor. Durum pornografik bir hal aldı;
-Benim boyum 1.85... al tepe tepe kullan.
-Önemli olan boyu değiiil...
Zaten pornografinin olayı, konuyu "vareden süreç ve etkinliklerin imgelemi harekete geçirmeyecek kadar apaçık ve hızlı okunmaya başlaması" (Uğur Tanyeli, İstanbullaşmak, 2009) olduğuna göre, hiçbir şekilde yeni Anayasanın tartışılmadığı mitinglerde, kimin neyi neden dediğinin anlaşılmaması, asıl tartışılması gereken hususa ucundan bile dokunmayan hızlı ve değişken söylemler porno oluyor. Biz de en az 3 çocuklu Playboy davşanları...
17 Ağustos 2010 Salı
Göreceli büyüklük
Tek başımayım, arkamda devasa bir pencere var, çok ferah.
Odam, makam odası gibi. Koltuk sevdası neymiş şimdi anladım. İnsan kocaman odanın ortasında tek başına oturunca, kendini bir şey sanıyor.
Odanın ortasında çük gibi kaldım çok afedersiniz...
10 Ağustos 2010 Salı
Sıcak

Çok sıcak.
Geceleri çok rahat uyuyamıyorum.
Uykuya dalmadan önce diklemesine uzandığım yatakta uyandığımda diyagonal yattığımı farkediyorum. Bilincim, bilinçaltım ve ben yatağın ve yastığın soğuk tarafını arıyoruz daima.
Uykusuzluk hali algımı tuhaflaştırıyor. Herşey bal dolu bir kavanozun içindeymiş gibi geliyor bana. Akışkan, ama yavaş... Kafamın güzel olmasına benzer bir his.
Yazın sarı-sıcak rengi bulaşmış her yere.
Gündüz sıcağa dayanamayıp bulunduğu yere serilmiş köpekler gibi kendimi bırakmak istiyorum.
Bu halde sabah evden çıkıp yürürken, garip şeyler görüyorum. Ne kadar abzurd şey varsa algım onlara odaklanıyor.
Üzerinde "işçi bidonu" yazan çöp bidonları görüyorum mesela. Ne anlama geldiğini bilmiyorum. Aklıma ABD'de zencilere yapılan ayrımcılık geliyor hep; "Whites only".
Bazı sabahlar parkı süpüren kovboy şapkalı işçiye, akşamları da devriye gezerken çekirdek çitleten polis memurlarına rastlıyorum.
Muhafazakar mahallenin ortasındaki eczanenin önüne reklam niyetine asılmış, dev puntolarla yazılmış yazının gerçekliğinden emin olamadım bu sabah: "24 saat etkili kadın viagrası gelmiştir". Bunu kullanan kadına acıdım bir an.
Hava sıcak gerçekten...
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Arzulamayı arzulamak

"... Nothing had happened to him – a happening is a positive reality, and no reality could ever make him helpless; this was some enormous negative – as if everything had been wiped out, leaving a senseless emptiness, faintly indecent because it seemed so ordinary, so unexciting, like murder wearing a homey smile.
Nothing was gone – except desire; no, more than that – the root, the desire to desire. He thought that a man who loses his eyes still retains the concept of sight; but he had heard of a ghastlier blindness – if the brain centers controlling vision are destroyed, one loses even the memory of visual perception."
Rand, A. The Fountainhead. (1968)
8 Ağustos 2010 Pazar
Susuz yaz - 2
Yaz yine susuz geçiyor.
Son bir kaç yazdır, küçükken sorgulamadan kabul ettiğim ve belki zaman zaman beni bıktıran, yaza ait bazı ayrıntıların aslında ne kadar özel ve zor bulunan anları içerdiklerini farkediyorum.
Yokluk, farkındalığı artırıyor.
Bu özlemle (ve yoksunlukla belki de), temeli Ege'ye dayanan, yaza dair, abzurd ve iyotlu aforizmalar üretiyorum:
- Yaz, pijamalı karpuzun üstüne konmuş domates ve o domatese tam tepesinden saplanmış minik fesleğen dalıdır.
- Ankara takım elbiseyse, İzmir en kısasından çiçekli şorttur.
- Yaprak sarmaya çipura koysak, ortaya çıkan şeye Ege'nin suşisi diyebilir miyiz?
Beynim bozkırda ve bozkırın uykusuz sıcaklarında uyuşuk, düşüncelerim kuru.
26 Temmuz 2010 Pazartesi
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Tüp
Hayat çok abzurd kombinasyonları, çok abzurd zamanlarda karşıma çıkarıyor.
20 Haziran 2010 Pazar
Kırmızı
Benim "çocuk" diye tanımladığım insanlar, büyük adamların oyunlarında ölüyor.
Yaşamı yüceltemeyince, ölümü yüceltiyor bu topraklar.
Birileri ne zaman ezberi bozup, çocukların manasızca öldüğünü farkedecek?
"Çenesi gırtlağının içindeydi, üst dudağı ve dişleri gitmişti, tek gözü kapalıydı, öteki gözü yıldız biçiminde bir delikten ibaretti, ince kaşları bir kadınınki gibi yay biçimindeydi, burnu zarar görmemişti, bir kulağının memesinde hafif bir yırtık vardı, temiz siyah saçları kafatasının arkasına doğru inek yalamış gibi uzanıyordu, alnı hafif çilliydi, tırnakları temizdi, sol yanağının derisi üç şerit halinde geriye doğru sıyrılmıştı, sağ yanağı pürüzsüz ve kılsızdı, çenesine bir kelebek konmuştu, boynu omuriliğine kadar yarılmıştı ve oradaki kan yoğun ve parlaktı, ölümüne o yara neden olmuştu. Sırtüstü yatıyordu patikanın ortasında; zayıf, ölü, neredeyse zarif bir genç adam. Bacakları kemikli, beli ince, parmakları uzun ve biçimliydi. Göğsü göçük ve kassızdı - bir öğrenci, belki. Bilekleri bir çocuğun bilekleriydi.
Bir gözü yıldızdı şimdi."(Taşıdıkları Şeyler, Tim O'Brien)
19 Haziran 2010 Cumartesi
Duş
16 Haziran 2010 Çarşamba
Sevmemek
Ama sonra yatıyorum, uyuyorum ve geçiyor.
20 Mayıs 2010 Perşembe
Takıldım
Hani sanki yazmazsam delirecektim. Yazmazsam ruh kabızı olurdum. Kelimeler beynimi içten içten yerdi.
Kelimeler beynimi yemesin diye gün içinde atıştırmalık küçük hikayeler doldururdum ceplerime. Akşam da oturduğum yerde ceplerimdeki hikayeleri çitletir, öğüttüğüm hikayelerin çıtırtısıyla beynimin sesini bastırır, kelimeleri doyururdum.
Şimdi ceplerim delinmiş sanki. Ceplerime her zamankinden çok hikaye tıkıştırsam da günün sonunda elimi cebime attığımda parmaklarım hikayelere değil deliklere takılıyor, hikayelerimi yolda düşürdüğümü farkediyorum.
Yazmayı dahi erteler oldum.
İnsan varoluşunu nasıl da engelliyor?!
1 Nisan 2010 Perşembe
31 Mart 2010 Çarşamba
Duman altı

Despot ve zaman zaman faşizan bulduğum sigara yasağının (ki sigara içmeyen ve kokusundan da hiç hoşlanmayan birisiyim) baskıcı halinin mantığını, kamuya açık alanlar için kendi içimde rasyonalleştirebiliyorum. Ama ana haber bültenlerinde kan gövdeyi götürürken, dizi kahramanları en baba silahlarla ekranda yüksek çözünürlükte arzı endam ederken görsel medyadaki sigara görüntülerine uygulanan sansür nedir?
TV'yi geçtim, gerçek hayatta şiddetin ve kötü örneğin en "hard-core" hali sokaklarda, evlerde yaşanırken ve malesef şiddet algısı içselleşmiş ve normalleşmişken, sağlığa zararlı alışkanlıklara sevkedebilir diye sigara görüntüsünü ekranda flulaştırmak, Red Kit'in ağzının ucuna sigara yerine ot yerleştirmek, daha da komiği görüntüdeki sigara yerine çiçek koymak da nedir? Hani sanki kafamız çok güzelmiş de ekrandaki görüntünün alakasız yerlerinde çiçek halüsinasyonu görüyormuşuz gibi bir durum söz konusu.
Kahramanlarımız yeni sevişmiştir ve yatakta oturup ucundan duman çıkan bir takım bitkiler mi içmektedirler? Stresli bir toplantı esnasında gördüğümüz oyuncu, elinde bir şey tutmaktadır, ama tuttuğu şey net değildir, acaba kahramanımız yanındaki adama hareket mi çekmektedir? Daha da abzurdü, tiyatro sahnesinde oyun gereği sigara içiyor diye şahsına ceza kesilen oyuncunun halidir herhalde.
Şu üstte duran fotoğraftaki şahane karizmanın ağzındaki sigara, hangi genç dimaya kötü etki edebilir merak ediyorum?! Bundan etkilenecek genç dimanın iradesini sorgulamak lazım aslında? Çiçek mi takalım bu fotoğrafa da?!
Not: Fotoğraf için kardeşe teşekkürler.
17 Mart 2010 Çarşamba
Lapiska

Biraz ateşim var, bahar öncesi hastayım. İnsanın vücut sıcaklığı artınca, beyin de hararet yapıp, sürrealizmde tavana vuruyor.
Dün gece gördüğüm rüyada kendime tepeden bakıyordum. Sanki bilincim bedenimden çıkmıştı ve rüyada olduğum yere ışınlanmıştım. Ben olduğumu düşündüğüm kadının beline kadar uzamış, parlak saçları vardı. Açık bir alanda, etrafımda bir sürü rastalı insanla oturmuştum. Bir müzik festivali havasındaydı herşey. Vay be, demek sonunda saçlarımı uzatmayı becermiştim. Ama her zaman olduğu gibi yine saçım başım dağınıktı, o lapiska saçlarımın her bir teli kendi içinde bağımsızlığını ilan etmişti. Etrafımdaki saçı rastalı insanlar ise saçlarıma bakıp "oha ya, tam rastalık saç, şahane" diyordu. Ben de tüm bunları yerden 3-5 metre yüksekteki bir açıdan izliyordum, ama rüyayı izleyen beni göremiyordum. Sadece saçlarını rasta yaptırmak isteyen, lapiska saçlı, benim dışımdaki bene hakimdim. Ve o ben, mutluydu...
Şu an bulunduğum ortamın kurallarını ve özgürlükçü olmayan yapısını düşündüm geçen hafta bir gün. Eskiden katlanamayacağım şeyleri şimdi hiç umursamadığımı farkettim. "Farkına varmadan değişeceğiz" dedi bir arkadaş. Sorgularsam, farkında olarak değişirim ve belki de değişmemesi gereken şeyleri içimde olduğu gibi saklamayı başarabilirim diye geçirdim aklımdan...
Takım elbise içinde otururken kulaklarımdan beynime Bob Marley şakıyordu.
İktidar

Ve bunun...

... arasında kararsız kalan bir kadının tek derdi iktidar ve güçten vazgeçememesi olabilir gibime geliyor, şu küçük kafamla düşündüğümde.
14 Mart 2010 Pazar
Var-Yok
"Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip."
Kaan Sezyum, 14.Mart.2010, Radikal
15 Şubat 2010 Pazartesi
Yenidze

Bazı durumların ezeli ve ebedi olduğu algısını kırmak için geçmişe dönüp bakmak gerekiyor.
Özellikle "öteki" algısı söz konusu olduğunda, ülkelerin "öteki"ne karşı kurguladığı algıların tarihsel değişimini ve aynı kavram üzerindeki algı çeşitliliğinin dönemsel sebeplerini iyi incelemek, sorun çıkaran ezberlerin bozulmasında faydalı olabilir.
Misal, bugün şunu öğrendim;
1909'da Almanya Dresden'de açılan ve Yenice'den (o dönem Osmanlı toprakları içinde bulunan, şimdi Yunanistan-Makedonya sınırında yer alan) gelen tütünü işleyen Yenidze sigara fabrikası, dönemin Oryantalist bakış açısı ve Doğu'ya yönelik merakı sebebiyle minareli olarak, cami görünümünde inşa edilmiş. Üstelik şark tütününü işleyen bu fabrikadan çıkan sigara markasının adı "Salem Aleiküm"!!
Artık "Salem Aleiküm" yok, ama "Salem" var abi, verelim mi? Bir de "Yenice" sigarası var.
İsviçre'deki minare tartışması ve referandum ile yeniden gündeme gelen Avrupa'daki "öteki" algısını anlamlandırabilmek adına çok acayip bir tarihsel anektod bu bence.
Algının ayarları ile oynamak lazım.
Tanrının eli
Göğe Bakma Durağı
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
Turgut Uyar
13 Şubat 2010 Cumartesi
Köpeğin olayım
Alaçatı, Çeşme, 2007Birşeyler olmaya çalışmadan, sadece oldukları gibi oldukları, varoluşun başka bir yolunu bilmedikleri ve -miş gibi yapamadıkları için hayvanların insanlardan daha bilge olduğunu düşünüyorum. Yaşama (en azından kendi yaşamlarına) dair bilmeleri gereken ne varsa bildikleri için de çok bilgeler ayrıca...
Bazen bir köpek gibi yaşamam ve sırf içimden geldiği için bulunduğum yere kıvrılıp uyumam lazım.
6 Şubat 2010 Cumartesi
2 Şubat 2010 Salı
Dış politikada ayak ekolü

Sindirella olarak Hillary Clinton!
Tam da park etmiş ayakkabı muhabbeti yapışımın hemen ardından, saray önünde Clinton'ın alçak topuklu çalışan kadın ayakkabısı isyan ediyor. Sarkozy de prens mi oluyor şimdi?
Bu ayaklar çok asi. Misal, benim nazarımda en büyük asilik ve isyan, bir önceki Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz'in çoraplarından pörtleyen baş parmaklara aittir;

Dost başa, düşman ayağa bakar. Bu sebepten, özellikle politikada ayaklara çok dikkat etmek lazım, zira akılsız başın cezasını da ayaklar çekiyor mütemadiyen.
30 Ocak 2010 Cumartesi
Sahipsiz ayakkabı hüznü

Nisan 2009, Obama'nın Türkiye ziyareti.
İstanbul'da Sultanahmet Cami'nin önüne park edilmiş pirezidenşıl ayakkabılar.
Dört çift içinde bize göre en sağ baştaki ve sağdan ikinci muhtemelen VIP klasmanında. Biri Türkiye başbakanını, diğeri ABD başkanını bekliyor muhtemelen. En sağda, hepsinden ayrı duran kimin ayakkabısı merak ediyorum.
En soldaki iki çiftte ise gariban bir hava var, birbirlerine sokulup, biraz hüzünlü durmuşlar.
Kadim zamanlardan bu yana dış politikanın "hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?!" tipi halkçı bir söylemi yok. Herkes kendi çıkarına bakıyor. Ama ecnebilerin "senin ayakkabılarını ben giyip duruma bir baksaydım..." (if I were in your shoes...) cümle kalıbının şu cami önünde sözden çıkıp gerçek olmasını isterdim, içimden gelen saftorik bir eda ile...
24 Ocak 2010 Pazar
Kırık

Bir pazar günü olsa gerek... Foça'dan dönmüştük. Üşüyordum. Eve gelip TV'yi açmıştık. O zamanlar pek TV kanalı yoktu henüz. O sayılı TV kanallarının hepsinde aynı haber vardı. Birisi öldürülmüştü ve ben onun kim olduğunu anlamamıştım, bilmiyordum. Karlı bir Ankara sokağında bir duvarın önünde parçalanmış ve yanmış bir araba, arabanın durduğu yerden daha yukarıda, karların içinde yatan, üzeri örtülmüş bir ceset...
Herkesin ağzında "bir kırık kalem, bir kırık gözlük"...
Ben hala anlamamıştım, ama annem çok üzülmüştü. Sonraki günlerde cenazeyi TV'den izlerken annem, "bir daha bu ülkede hiçbir şey eskisi gibi olmaz, millet uyandı artık" demişti. Ben yine anlamamıştım.
17 sene geçti, ben büyüdüm, bazı şeyleri anladım, ama sanırım milli uyku hali daha da ağırlaşmış olarak devam ediyor. Bunu hala anlamıyorum...
Kendini unutmak
"... Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar..."
Kendisiyle henüz tam olarak tanışamasam da yeni işimi tam bu sebepten, yani bir ömürde bana birden çok hayatı yaşatabilme ihtimalinden dolayı seviyorum.
Beyrut'u ise varoluşunun başından itibaren yaşadığı her olaydan sonra kendini yeniden üreten, hep ayakta kalan, her trajediden sonra başka bir hayat yaşayabilen güzel bir şehir olarak sevmiştim. O yüzden Beyrut'un Ece Temelkuran üzerindeki etkisini anlayabiliyorum.
Şu yukarıdaki fotoğrafı Beyrut'ta çekmiştim. Solumda deniz, sağımda denize nazır lüks apartmanlar uzanıyordu. Bizim İzmir Kordon benzeri bir yerdi özetle, ki adı da benzerdi; Cornish. Orta Doğu'nun çelişkili gerçeklerini, yani düğün ve cenazenin birbirine girmiş halini, arka plandaki denize ve dönmedolapa nazır nöbet tutan askerde ve dikenli tellerde görmüştüm. Tam fotoğrafı çekerken askerden de zılgıtı yemiştim (fotoğraftaki el hareketi, samimiyetin değil "dur" ihtarının göstergesi). Fotoğraf makinamı almadığına şükrederek, Cornish turuna devam etmiştim.
Dikenli tellerle çevrili deniz manzarasının önünde, lunaparka bakarak, ağır silahlarla nöbet tutmak gibi bir şey Orta Doğu'nun Akdeniz'i...
Beyaz kış-kırtma

Henüz karın uğramadığı, daha doğrusu kapıdan bir merhaba dediği, ama oturmaya kalmadığı bir yerdeyim. O yüzden, kara nostaljik bir özlemle bakıyorum bugün.
Kar yağdığında trafik, kapalı yollar, kesilen elektrikler gibi dertlerin olmadığı, belki şartların daha zor olduğu ama hayatın daha basit algılandığı bir dönemin, hiç yaşamadığım karını ve kışını özlüyorum Chagall'a bakarken...
22 Ocak 2010 Cuma
Meandros

İngilizce bir fiil; "Meander".
Kıvrıla kıvrıla gitmek ya da belirli bir doğrultuda gitmeden, amaçsızca hareket etmek gibi anlamları var.
Bu kelimenin kaynağı Egeli; bizim Büyük Menderes (Meandros).
Kıvrıla kıvrıla gidiyor işte...
Önüne çıkan engeli olduğu gibi kabul ediyor. Engelin ardında durup birikmiyor, taşmıyor, toprağa karışıp yok olmuyor. Engeli olduğu yerde bırakıp, kendine yeni bir yol buluyor.
Ege'nin nehrinde bile bilgelik var anasını satayım! Görmesini bilene tabi...
Yoko Ono, Beatles'in H1N1'dir

Böyle güzel adamlar neden pek gelmez oldu? Neden saçma sapan tipler devletlerin başında? Neden sürekli tüketip, sürekli yok ediyoruz? Neden "başka bir dünya mümkün" temennisi naiflik olarak algılanıyor?
Türkiye'nin 2010 yılı bütçesinin yaklaşık %6'sı savunma harcamalarına ayrılmış. Eğitim için ayrılan pay ise bütçenin yaklaşık % 2,7'si, hadi bi %0,3 de benden olsun, % 3 olsun yuvarlak hesap. Bu durumun gerekliliği konusunda şartlar ve mecburiyet muhabbetinin ötesine geçip, kitlesel bir kurtuluş yolu bulmak anlamında ağaçtan öte ormanı görmek gerekirse, tüm insanlığın ilkelliği olarak insanın insanı öldürmesi gerçeğinin tuhaflığı üzerinde düşünmek lazım, ama bunu yapmak da naiflik oluyor malesef.
Bugün izlediğim bir videoda, tank, tüfek, bomba, süpersonik uçak görüntülerine fon müziği olarak, şiddet karşıtı, kafası güzel bir hayatı ve müziği benimsemiş Mercan Dede'nin bir parçası seçilmişti. Çelişkinin böylesi! Tankı koyuyorsun videoya, iyi güzel... O tank manevralar yapıyor, bir coşku, bir ataklık... Arka fonda Mercan Dede ney üflüyor. Bir ulvilik, bir ermişlik... Ama o tank insan öldürüyor kardeşim! Onu da koy o videoya o zaman! Gerçeklerden konuşalım.
Bunları düşünüp suratımın düştüğü bir anda biri geldi "ee hanımlar, silah falan pek açmadı galiba sizi?" dedi. "Silahı bırak da uzaya ne zaman gidiyoruz?" dedim. Gülmedi.
Ben de eve gelip "Don't let me down" dinledim Beatles'tan, zamanında Londra'da işlek bir caddeye bakan bir apartmanın çatısında bu parçayı çaldıkları andan bir videodan.









