30 Ocak 2010 Cumartesi

Sahipsiz ayakkabı hüznü



Nisan 2009, Obama'nın Türkiye ziyareti.
İstanbul'da Sultanahmet Cami'nin önüne park edilmiş pirezidenşıl ayakkabılar.

Dört çift içinde bize göre en sağ baştaki ve sağdan ikinci muhtemelen VIP klasmanında. Biri Türkiye başbakanını, diğeri ABD başkanını bekliyor muhtemelen. En sağda, hepsinden ayrı duran kimin ayakkabısı merak ediyorum.

En soldaki iki çiftte ise gariban bir hava var, birbirlerine sokulup, biraz hüzünlü durmuşlar.

Kadim zamanlardan bu yana dış politikanın "hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?!" tipi halkçı bir söylemi yok. Herkes kendi çıkarına bakıyor. Ama ecnebilerin "senin ayakkabılarını ben giyip duruma bir baksaydım..." (if I were in your shoes...) cümle kalıbının şu cami önünde sözden çıkıp gerçek olmasını isterdim, içimden gelen saftorik bir eda ile...

24 Ocak 2010 Pazar

Kırık



Küçüktüm henüz ve hava soğuktu.

Bir pazar günü olsa gerek... Foça'dan dönmüştük. Üşüyordum. Eve gelip TV'yi açmıştık. O zamanlar pek TV kanalı yoktu henüz. O sayılı TV kanallarının hepsinde aynı haber vardı. Birisi öldürülmüştü ve ben onun kim olduğunu anlamamıştım, bilmiyordum. Karlı bir Ankara sokağında bir duvarın önünde parçalanmış ve yanmış bir araba, arabanın durduğu yerden daha yukarıda, karların içinde yatan, üzeri örtülmüş bir ceset...

Herkesin ağzında "bir kırık kalem, bir kırık gözlük"...

Ben hala anlamamıştım, ama annem çok üzülmüştü. Sonraki günlerde cenazeyi TV'den izlerken annem, "bir daha bu ülkede hiçbir şey eskisi gibi olmaz, millet uyandı artık" demişti. Ben yine anlamamıştım.

17 sene geçti, ben büyüdüm, bazı şeyleri anladım, ama sanırım milli uyku hali daha da ağırlaşmış olarak devam ediyor. Bunu hala anlamıyorum...

Kendini unutmak



Beyrut'ta yazdığı kitabı ile ilgili olarak kendisiyle yapılan röportajda Ece Temelkuran diyor ki:

"... Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar..."

Kendisiyle henüz tam olarak tanışamasam da yeni işimi tam bu sebepten, yani bir ömürde bana birden çok hayatı yaşatabilme ihtimalinden dolayı seviyorum.

Beyrut'u ise varoluşunun başından itibaren yaşadığı her olaydan sonra kendini yeniden üreten, hep ayakta kalan, her trajediden sonra başka bir hayat yaşayabilen güzel bir şehir olarak sevmiştim. O yüzden Beyrut'un Ece Temelkuran üzerindeki etkisini anlayabiliyorum.

Şu yukarıdaki fotoğrafı Beyrut'ta çekmiştim. Solumda deniz, sağımda denize nazır lüks apartmanlar uzanıyordu. Bizim İzmir Kordon benzeri bir yerdi özetle, ki adı da benzerdi; Cornish. Orta Doğu'nun çelişkili gerçeklerini, yani düğün ve cenazenin birbirine girmiş halini, arka plandaki denize ve dönmedolapa nazır nöbet tutan askerde ve dikenli tellerde görmüştüm. Tam fotoğrafı çekerken askerden de zılgıtı yemiştim (fotoğraftaki el hareketi, samimiyetin değil "dur" ihtarının göstergesi). Fotoğraf makinamı almadığına şükrederek, Cornish turuna devam etmiştim.

Dikenli tellerle çevrili deniz manzarasının önünde, lunaparka bakarak, ağır silahlarla nöbet tutmak gibi bir şey Orta Doğu'nun Akdeniz'i...

Beyaz kış-kırtma


İstanbul'a kar yağmadan, Türkiye'ye kış gelmiyor ya... Yine öyle oldu.

Henüz karın uğramadığı, daha doğrusu kapıdan bir merhaba dediği, ama oturmaya kalmadığı bir yerdeyim. O yüzden, kara nostaljik bir özlemle bakıyorum bugün.

Kar yağdığında trafik, kapalı yollar, kesilen elektrikler gibi dertlerin olmadığı, belki şartların daha zor olduğu ama hayatın daha basit algılandığı bir dönemin, hiç yaşamadığım karını ve kışını özlüyorum Chagall'a bakarken...

22 Ocak 2010 Cuma

Meandros


İngilizce bir fiil; "Meander".
Kıvrıla kıvrıla gitmek ya da belirli bir doğrultuda gitmeden, amaçsızca hareket etmek gibi anlamları var.

Bu kelimenin kaynağı Egeli; bizim Büyük Menderes (Meandros).

Kıvrıla kıvrıla gidiyor işte...
Önüne çıkan engeli olduğu gibi kabul ediyor. Engelin ardında durup birikmiyor, taşmıyor, toprağa karışıp yok olmuyor. Engeli olduğu yerde bırakıp, kendine yeni bir yol buluyor.

Ege'nin nehrinde bile bilgelik var anasını satayım! Görmesini bilene tabi...

Yoko Ono, Beatles'in H1N1'dir


John Lennon öleli 30, doğalı 70 yıl oluyor.

Böyle güzel adamlar neden pek gelmez oldu? Neden saçma sapan tipler devletlerin başında? Neden sürekli tüketip, sürekli yok ediyoruz? Neden "başka bir dünya mümkün" temennisi naiflik olarak algılanıyor?

Türkiye'nin 2010 yılı bütçesinin yaklaşık %6'sı savunma harcamalarına ayrılmış. Eğitim için ayrılan pay ise bütçenin yaklaşık % 2,7'si, hadi bi %0,3 de benden olsun, % 3 olsun yuvarlak hesap. Bu durumun gerekliliği konusunda şartlar ve mecburiyet muhabbetinin ötesine geçip, kitlesel bir kurtuluş yolu bulmak anlamında ağaçtan öte ormanı görmek gerekirse, tüm insanlığın ilkelliği olarak insanın insanı öldürmesi gerçeğinin tuhaflığı üzerinde düşünmek lazım, ama bunu yapmak da naiflik oluyor malesef.

Bugün izlediğim bir videoda, tank, tüfek, bomba, süpersonik uçak görüntülerine fon müziği olarak, şiddet karşıtı, kafası güzel bir hayatı ve müziği benimsemiş Mercan Dede'nin bir parçası seçilmişti. Çelişkinin böylesi! Tankı koyuyorsun videoya, iyi güzel... O tank manevralar yapıyor, bir coşku, bir ataklık... Arka fonda Mercan Dede ney üflüyor. Bir ulvilik, bir ermişlik... Ama o tank insan öldürüyor kardeşim! Onu da koy o videoya o zaman! Gerçeklerden konuşalım.

Bunları düşünüp suratımın düştüğü bir anda biri geldi "ee hanımlar, silah falan pek açmadı galiba sizi?" dedi. "Silahı bırak da uzaya ne zaman gidiyoruz?" dedim. Gülmedi.

Ben de eve gelip "Don't let me down" dinledim Beatles'tan, zamanında Londra'da işlek bir caddeye bakan bir apartmanın çatısında bu parçayı çaldıkları andan bir videodan.