31 Ağustos 2010 Salı

Göçebe


Kimseye tam doyamadan
Meze tabaklarından tadar gibi yaşıyorum insanları.
Biraz ondan biraz bundan
Ne doyabiliyorum,
Ne de o tadımlık hazdan vazçegebiliyorum.

Yudumluk buluşmalar, susuzluktan ölürken bir bardak su içmek gibi,
Hissiyatı on bardak suya bedel, ama susuzluk baki.
Bir yudumluk zaman alıyorum hayattan,
Sevdiklerimi o tek yudumda içime çekip
Geçip gidiyorum...

Mecburum.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Duvar

"Those who build walls are their own prisoners. I'm going to go fulfil my proper function in the social organism. I'm going to go and unbuild walls."

Shevek, Ursula Le Guin'in Mülksüzler romanından

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Evet/Hayır



Bir zamanlar "seçme"ye dair bir yazı yazmıştım. O zamandan bu yana çok da birşey değişmedi, çoğu seçimi hala bilinçsizce yaptım, yapıyorum, yapıyoruz...

Yine seçme eylemi içeren ulusal bir hadise yaklaşıyor. Anlaşılan o ki yine neye neden oy verdiğimizi bilmeden yapıştıracağız mührü. Islak betonda 42 numara ayakizi gibi bu toplumun böğründe iz bırakan '82 referandumundan sonra, bu referandumda yapıştırdığımız mührün etkisine dikkat etmek lazım.

Bugün TV'de denk geldiğim programda insanlara Anayasa değişikliğine ilişkin referandumda ne yönde oy kullanacakları ve bunun nedeni soruluyordu. Seçmece birkaç cevap:

- "oyum evet...çünkü...hmm... evet'e daha yakın hissediyorum"
-
"valla ben ilgilenmiyorum"
- "yeni anayasayla ne değişecek diye okumadım, ama okuyan arkadaşımla istişare ettim."

Bu kadar Acun programının yan etkisinin olacağı belliydi. "Büyük hissediyorum" ekolüyle referanduma yaklaşım değişik oluyor.

Churchill'in bir lafı var: "Demokrasi karşıtı en iyi kanıt sıradan seçmenle yapılan beş dakikalık sohbettir."
(The best argument against democracy is a five-minute conversation with the average voter). Elitist ve halka üstten bakan bir yaklaşıma kesinlikle karşıyım, ama bilinçsizce yapılan tercihlerin sırf çoğunluk öyle istiyor diye geçerli sayılmasını ve dayatılmasını doğru bulmuyorum. Çoğunluk değil, çoğulculuk kazanmalı her zaman... Hem zaten, Churchill gelse, benimle beş dakika konuşsa, yukarıdaki yorumu kesin doğrulanır. Kendimi, bulunduğum toplumdan ayırmıyorum.

Ama Bence Churchill'in bu lafı, "Demokrasi karşıtı en iyi kanıt sıradan politikacıyla yapılan beş dakikalık sohbettir." olarak değiştirilmeli. Zira miting meydanlarındaki abzurd komedi tadındaki monolog tipli diyologlar beni benden alıyor. Durum pornografik bir hal aldı;

-Benim boyum 1.85... al tepe tepe kullan.
-Önemli olan boyu değiiil...
-Sen benim anamı ağzına aldın, babamı ağzına aldın... ("benim anama babama laf ettin" manasında)

Zaten pornografinin olayı, konuyu "vareden süreç ve etkinliklerin imgelemi harekete geçirmeyecek kadar apaçık ve hızlı okunmaya başlaması" (Uğur Tanyeli, İstanbullaşmak, 2009) olduğuna göre, hiçbir şekilde yeni Anayasanın tartışılmadığı mitinglerde, kimin neyi neden dediğinin anlaşılmaması, asıl tartışılması gereken hususa ucundan bile dokunmayan hızlı ve değişken söylemler porno oluyor. Biz de en az 3 çocuklu Playboy davşanları...

17 Ağustos 2010 Salı

Göreceli büyüklük

Yeni odama taşındım.

Tek başımayım, arkamda devasa bir pencere var, çok ferah.

Odam, makam odası gibi. Koltuk sevdası neymiş şimdi anladım. İnsan kocaman odanın ortasında tek başına oturunca, kendini bir şey sanıyor.


Odanın ortasında çük gibi kaldım çok afedersiniz...

Karanlık tarafa floresan tutmak

10 Ağustos 2010 Salı

Sıcak


Çok sıcak.

Geceleri çok rahat uyuyamıyorum.
Uykuya dalmadan önce diklemesine uzandığım yatakta uyandığımda diyagonal yattığımı farkediyorum. Bilincim, bilinçaltım ve ben yatağın ve yastığın soğuk tarafını arıyoruz daima.

Uykusuzluk hali algımı tuhaflaştırıyor. Herşey bal dolu bir kavanozun içindeymiş gibi geliyor bana. Akışkan, ama yavaş... Kafamın güzel olmasına benzer bir his.
Yazın sarı-sıcak rengi bulaşmış her yere.
Gündüz sıcağa dayanamayıp bulunduğu yere serilmiş köpekler gibi kendimi bırakmak istiyorum.

Bu halde sabah evden çıkıp yürürken, garip şeyler görüyorum. Ne kadar abzurd şey varsa algım onlara odaklanıyor.

Üzerinde "işçi bidonu" yazan çöp bidonları görüyorum mesela. Ne anlama geldiğini bilmiyorum. Aklıma ABD'de zencilere yapılan ayrımcılık geliyor hep; "Whites only".

Bazı sabahlar parkı süpüren kovboy şapkalı işçiye, akşamları da devriye gezerken çekirdek çitleten polis memurlarına rastlıyorum.

Muhafazakar mahallenin ortasındaki eczanenin önüne reklam niyetine asılmış, dev puntolarla yazılmış yazının gerçekliğinden emin olamadım bu sabah: "24 saat etkili kadın viagrası gelmiştir". Bunu kullanan kadına acıdım bir an.

Hava sıcak gerçekten...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Arzulamayı arzulamak


"... Nothing had happened to him – a happening is a positive reality, and no reality could ever make him helpless; this was some enormous negative – as if everything had been wiped out, leaving a senseless emptiness, faintly indecent because it seemed so ordinary, so unexciting, like murder wearing a homey smile.

Nothing was gone – except desire; no, more than that – the root, the desire to desire. He thought that a man who loses his eyes still retains the concept of sight; but he had heard of a ghastlier blindness – if the brain centers controlling vision are destroyed, one loses even the memory of visual perception."


Rand, A. The Fountainhead. (1968)

8 Ağustos 2010 Pazar

Susuz yaz - 2


Yaz yine susuz geçiyor.

Son bir kaç yazdır, küçükken sorgulamadan kabul ettiğim ve belki zaman zaman beni bıktıran, yaza ait bazı ayrıntıların aslında ne kadar özel ve zor bulunan anları içerdiklerini farkediyorum.

Yokluk, farkındalığı artırıyor.

Bu özlemle (ve yoksunlukla belki de), temeli Ege'ye dayanan, yaza dair, abzurd ve iyotlu aforizmalar üretiyorum:

- Yaz, pijamalı karpuzun üstüne konmuş domates ve o domatese tam tepesinden saplanmış minik fesleğen dalıdır.

-
Ankara takım elbiseyse, İzmir en kısasından çiçekli şorttur.

-
Yaprak sarmaya çipura koysak, ortaya çıkan şeye Ege'nin suşisi diyebilir miyiz?



Beynim bozkırda ve bozkırın uykusuz sıcaklarında uyuşuk, düşüncelerim kuru.