30 Ekim 2010 Cumartesi

Av peşinde



İnsanda bu duruş varken ortaokula coğrafya öğretmeni değil Rusya Federasyonu'na devlet başkanı olabilir ancak tabi!

Ne diyeceğimi bilemediğim fotoğraflardan biri.
Gerçi bir diyeceğim var ama onu daha sonra yazarım.

5 Ekim 2010 Salı

Gölgesizler


Hayvanların en sevdiğim yanı, oldukları gibi olmaktan başka bir şey bilmemeleri. İçlerinde gölgeleri, karanlık tarafları, saklı yüzleri yok.

Toplum yaşantısında bu hal insanda olunca buna "delilik" diyoruz malesef. Bu halin, delilik diye tanımlanmayan tek dönemi ise bebeklik oluyor. Bebeklik, kafanın her daim güzel olması demek zaten.

Deliler, bebekler ve hayvanlar...
Maskesiz üçler.
Gölgesizler.

Ha bu yukarıdaki de cat-walk Naomi. Panter güzel, Naomi Campbell'a saygı duruşu!
Yeni ev arkadaşım olur kendisi... Minyatür panter.
Bir de Panter Emel vardı, ama onun konumuzla ilgisi yok.

3 Ekim 2010 Pazar

Sonbahar


Sonbahar, insanı poposundan hafif hafif dişleyen serinliğiyle Ankara'ya resmi girişini yaptı.

Ah, o kadar çok yakışıyor ki bu şehre bu mevsim... İnsanı tatlı tatlı acıtan, mazoşist hüzünlere salıyor.

İçim biraz üşürken, elimde kitap ve kahveyle güneş gören bir yere oturup, beynimi güneşte ızgara soteye yatırıp bohem ve entel takılırken, yanımdan, çok dinlendiğinde saykadelik etkisi olabilen Ankara ve İç Anadolu ritmli müzik çalan, seyir halinde piyasa yapan bir araba geçsin istiyorum. Şok terapisi...

Sonbahar, bence Ankara'nın kendine yakışanı giymesidir. Şehir resmen kendini buldu Eylül'ün ortalarından itibaren... Oysa yaz ne kepazelikti öyle?! Yazın Ankara, Lady Gaga gibi giyinmiş İngiltere Kraliçesi veya Freddy Mercury gibi giyinmiş bürokrat gibi olmuştu. Olmuyor, bu şehre yaz yakışmıyor. İnsan yazdan da Ankara'dan da soğuyor. Havaların soğumasıyla Ankara'ya tekrar ısınmak da değişik oluyor esasen.

Serin havada içten ısıtma aracı olarak en iyi tahin-pekmez işe yarıyor. Blonde Redhead'in yeni albümünü dinlerken tahin-pekmez kaşıklıyorum...

"Penny Sparkle"
Adındaki pırıltının aksine karanlık, gri-beyaz bir albüm. Tam mevsimlik.

Boston'da caz eğitimi almış iki İtalyan müzisyen ve bir adet Japon vokalin New York'ta kesişiminden oluşmuş bu grubun elemanlarının garip kombinasyonuna bakınca, yaptıkları müziği tahin-pekmezle dinlemek garip kaçmıyor aslında.

Acaba Blonde Redhead elemanları, tam şu anda ne yapıyorlar?
İç Anadolu'nun göbeğinde, etrafı kebapçılarla çevrili mangal aromalı bir mahallede, üzerinde en paspal ev kıyafetleriyle birinin tahin pekmez kaşıklarken şarkılarını dinlediklerini bırak tahmin etmeyi, hayal bile edemezler sanıyorum. Zira onların gerçekliğinde tahin-pekmezin, zamansal ve mekansal olarak varolduğunu hiç sanmıyorum.

Müzik, burada güzelliğini gösteriyor zaten. Mekansal, zamansal, sınıfsal ve sosyal tüm farklılıkları ortadan kaldırıp, insan dediğimiz karmaşık mahlukatı, ister tahin-pekmezli, ister bagel'lı, ister kebaplı, ister hot-dog'lu olsun, alıp bir şekilde bağlıyor ve göklere çıkarıyor. Bu yüzden müzisyenler, dinden bağımsız ulu erenlerdir bence.