21 Aralık 2011 Çarşamba

Ev



Koordinat değiştirip Priştine'ye geleli üç ay olmak üzere ve ben zamanın nasıl geçtiğini hiç ama hiç anlamıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor bir şekilde. Herhalde ölürken, otobüs yolculuğunda fazla uyuyan ve muavinin dürtmesiyle ufaktan sıçrayarak kendine gelen, "ha! ne?! geldik mi?" diyen şaşkın yolcu gibi olacağım. Upuzun yol, farkına varmadan geçip gitmiş olacak. Sahi, hayat uzun ama hızlı bir yoldu değil mi?

Buralara alıştım artık. İş için konuşurken "biz" dediğimde, genelde Kosova tarafını kastediyorum istemsiz bir biçimde. Demek ki bilinç altında gerekli dönüşüm gerçekleşmiş. Ülkeyi ve insanları sevmek için ise çabalamaya gerek yok, kendilerini yıllar önce cami avlusuna bırakılan amca oğullarımı bulmuşçasına doğrudan ve kolayca benimsedim.

Geçen hafta iş için Üsküp'e gittim misal. Üsküp, Priştine'ye göre daha gelişmiş bir şehir, mesela düzgün yolları var. Priştine'deki yokluklara ve delik deşik yollara nasıl alıştıysam artık, Üsküp'te yol, köprü, viyadük, meydan, büyük bina görünce çok garipsedim. Herşeye ağzım açık baktım. Bir anda Yeşilçam stili, köyden indim şehire modeli bir insan oluverdim. Ama şu da bir gerçek ki şehirden naif köyüme döndüğümde, evime geldiğimi hissettim. Sarı kız sütten kesilmiş, emmioğlum askerden dönmüştü. Sonra bu hissime şaşırdım. Yıllardır eve dair özlem duymadığımı, çünkü evimin neresi olduğunu artık hiç ama hiç bilmediğimi farkettim.

Şimdilik, içlerinde neler döndüğünü bilmediğim, değişik hayatları saklayan pencereler ile onları saklayan sise bakan bir "ev"im var; ev dediğim, ama tam da ev gibi hissetmediğim...

20 Aralık 2011 Salı

İnanç

"Birileri bana inanınca gözüm doluyor, çünkü birinin bir başkasına inanmasında kutsal bir şey var"

19 Aralık 2011 Pazartesi

Ocean's 7

Birleşik Arap Emirlikleri'nin resmi hurma kutusu tasarımı.

Yalnız grafikte, halaya durmuş "Ocean's 11" ekibi havası yok mu?



12 Aralık 2011 Pazartesi

Acayip ve güzel şeyler





Bence iki insan birbirine inanırsa çok acayip ve güzel şeylere dönüşebilirler.

11 Aralık 2011 Pazar

"Her şeyin bir ilki vardır" - Nuri Alço


Bugün hayatımda ilklerin günü oldu.

Bazı insanlar, tüm insanlık adına büyük ilkler başarabiliyorlar, mesela aya ilk ayak basan insan olabiliyorlar veya UFO'yu taşla kovalayan ilk adam olabiliyorlar. Bunlara kıyasla benim günlük ilklerim daha kişisel oldu, ama n'apayım yani?! Benim adım Hıdır, elimden gelen budur.

Bugün hayatımda ilk kez güne matkap sesiyle başladım. Hem de pazar günü olan bugünün sabah 07:30'unda!! "Heyt be debreli matkapçı! Sendeki bu çalışma azmi Balkanlar'a yayılsa enginlere sığmaz taşarsınız" dedim, ama matkap sesinden kendi dediğimi dahi duyamayınca, kendi kendime çok söylenmemeye karar verip, zaten niyetlenmiş olduğum erken kalkıp yol alma hadisesine kafadan giriş yaptım.

Bugün hayatımda ilk kez duş perdesi astım. "Ulan cep telefonundan önce biz ne yapıyorduk?" geyiklerinin, aslında ihmal edilmiş bir versiyonu olan "biz duşakabinden önce ne yapıyorduk lan?" hissiyatına Kosova'ya geldiğim an hasıl olmuş bulunmaktayım. Önceki kiracıdan kalan krem rengi, hiçbir heyecanı olmayan antik duş perdesini bugün törenle indirerek, yerine çiçekli böcekli bir şey astım. Banyoda demir perde inmiş de cıvıl cıvıl kapitalizm gelmiş gibi devrim oldu. Evet, her ne kadar kendisinden pek haz etmesem de kapitalizmin ve tüketmenin uyuşturucu etkili tarafları var, kabul ediyorum. Parayı bastırıp aldığım duş perdesiyle bugün mutlu olabildim misal. Aynı şekilde, yeni aldığım metalik çöp kovasını da banyoya koyunca, ortama uzay yolu havası geldi. Sahi uzay deyince neden böyle metalik, minimalist şeyler düşünüyoruz hep? Belki ben uzaya çıksam gemiye geyikli kilim asacağım, kim bilir yani?

Bugünün son ilki de saunaya gitmek oldu. Saunadır, hamamdır böyle yerlerle, milli kültürün parçaları olmalarına rağmen (Fransızlar parfümü, pislikten oluşan kötü kokuyu bastırmak keşfederken, biz hamamda göbek taşında sırtımıza kese attırıp, zeytinyağlı yaprak dolması yiyorduk! Tabi bizdeki bu sefa pezevenkliğinin sonu, parfüm acayip gelir getiren birşeye dönüşürken, hamamın düğün öncesi nostaljik takılmak isteyen modern çağ gelinlerinin giriştiği bir atraksiyon olarak kalması oldu) bugüne kadar hiç haşır neşir olmamıştım. Bilemiyorum, sıcağı sevmeyen bir tarafım da var. Nasılsa cehennemde yanacağımı bildiğim için, dünyada serin yerleri hep tercih ettim bugüne kadar. Bu yaklaşımla bugüne kadar uzak durduğum 95 derecelik saunaya girmemle beraber vücudumdaki protoplazmanın derimdeki gözeneklerin tümünden dışarı fışkırdığını hissettim. Müteakiben vuku bulan garip rahatlama hissi ve beyin damarlarımın sıcaklığın etkisiyle genişlemesi sonucunda kafamın güzel olması olgusu beni benden aldı. O esnada, içimde biriken maddi ve manevi toksinlerin yeni fırlatılmış uzay gemisinin yakıt tankları gibi modül modül beni terkettiğini hissetim. Cehennem çok da kötü bir yer olmayabilir diye düşündüm. Ama en fazla 12 dakika tahammül edebildim.

Bugün de böyle geçti işte. Şimdi üzerinde Yuri Gagarin'in gülümseyen yüzü olan t-shirt'ümle uyumak üzereyim. Uzayın gülen yüzü - Yuri Gagarin! Adam kozmonottu, ama nihayetinde devlet için çalışan memurdu. Uzaya ilk çıkan insanın teoride memur olması ise mensubu olduğum meslek grubuna ilişkin gurur verici bir hadise gerçekten! Bu hislerle, gelen haftaya ağam, giden haftaya paşam diyor ve derin uykulara dalıyorum...

2 Aralık 2011 Cuma

Demlik

"Üzerinde çay suyu kaynayan sobamız olsa mutlu olacak insanlarız,
Ama şimdi bunca varlığın içinde ölüyoruz,
Ruhlarımız dibinde su kalmamış çaydanlık gibi,
Kuru ve çatlak.

Biz varlıkta yokolurken,
Yokluktan ölen insanları gördükçe,
Bu halde ölüşümüzle bir kere daha ölüyoruz,
Utançtan, mahcubiyetten...

Oysa üzerinde çay demlenecek sobamız olsa mutlu olurduk biz,
Bunca şeye, bunca varlığa ne gerek var ki,
İçinde yok olduktan sonra?"

28 Kasım 2011 Pazartesi

İsyan


Şimdi mis gibi, yaz sıcağında yenilen karpuz gibi ferah, sevdiklerinle beraber bir hayat yaşamak varken, değer verdiğin herkes uzaktayken, alakasız adamlarla mecburiyetten vakit geçirmek ve amberin içine sıkışmış böceğin hissettiği ağırlığı hissederek yaşamak koymaz mı adama? Koyar. Hatta benim kafaya uçan Cüneyt Arkın tekmesi gibi koyuyor genelde. Ama napçez, epmeh parası mı dicez? No razı, no cry! Razı olmayacağız, gerekirse rakı koyacağız, ama razı olmayacağız!

Alayına isyan, inadına isyan! Önce kendine isyan!

27 Kasım 2011 Pazar

An


Bazı sabahlar çok yalnız uyanıyorum.
Kendimden kaçamayacak kadar yalnız...
Uyandığımda başka odadan gelen çay kaşığı seslerini duymayı özlüyorum,
Yumurtanın kızgın tavaya düştüğü andaki sesini,
Banyodan gelen akan suyun sesini,
Uykunun şişirdiği tok seslerin birbirlerine günaydın demelerini,
Ama derin ve yavaş soluğumdan başka ses gelmiyor kulağıma.
Yalnızlık anlıktır oysa ki, daimi değildir,
Ömür gibidir biraz yani;
Anlık, genelde ıssız ve tüm doluluğuna rağmen boşluktan ibaret,
Atom gibi.

20 Kasım 2011 Pazar

Bill Evans



"Build a strong foundation, rather than attempt to play more complexly and not really understand what you are doing. Only with a strong honest musical foundation can you move on to more complex ideas; harmonically and melodically"

5 Kasım 2011 Cumartesi

Anti-madde

"Hayatta insanın karşısına kendi anti-maddesinin çıkması çok acayip bir şey. Yoğun çekim gücüne kapılıp, kendini aksinde yitirebilme ve o yokluktan yeniden varolabilme ihtimaline karşı koymak kalbi ağrıtıyor. Kalbim patlayacak gibi."

29 Ekim 2011 Cumartesi

Yeni doğan



Uzun zamandır yazmadığımı farkettim bugün. Neyi yazsam, neyi yazmasam diye düşünürken hiçbir şey yazmamayı tercih ediyorum anlaşılan. Bir yerden başlamak lazım.

Bir aydan fazla bir süredir yeni bir dünyam var: Kosova.

Kosova’da olmanın iyi taraflarını düşündüm bugün. Bir kere, yeni bir devletin kuruluş ve gelişme dönemine tanıklık ediyorum, bu çok enteresan ve öğretici bir hadise. Diğer taraftan, Türkiye ve Avrupa'da artık çoğu insanın hatırlamadığı sıkıntılı savaş ve savaş sonrası dönemlerinin buradaki zihinlerde halen çok canlı olduğunu farketmek çok bilinçlendirici oluyor. Bu sayede, normal hayatımda önemini farketmediğim birçok şeyin gerçek değerini burada anlıyorum.

Kosova'nın yeni bir ülke olarak kendini konumlandırışı da ilginç geliyor. Tarihten ve tarih söyleminden kaynaklanan sebeplerden dolayı, yeni bir ülkenin kendisini ayakları üzerinde durabilen, bağımsızlığını kendi imkanlarıyla kazanmış ve tam bağımsız olma hedefindeki bir çerçeveyle tanımlamayı tercih edeceğini düşünürüz genelde. Kosova’da bunun tam tersi bir durum var ve bu bana çok ilginç geliyor. Resmi ve sivil söylemlerde sözkonusu konumlandırma çok kolay farkediliyor; "Biz çok genç bir ülkeyiz. Şu bu eksikliklerimiz, sıkıntılarımız var... Desteğe ihtiyaç duyuyoruz... vb”. Bu kabullenilmiş çaresizlik psikolojisi, “zayıflık ve bağımlılık” haline bilinçli veya bilinçsiz olarak vurgu yapmakla beraber, uyumlu, barışçıl, saldırgan olmayan ve uluslararası toplumun Kosova’daki etkisini düşününce gerçekçi bir çağrı olarak algılanabilir.

Başkent Priştine’nin ortasında ortasında, bağımsızlığı simgeleyen dev bir “NEWBORN” heykeli var misal. Olumlu bir çağrışım yapması amacıyla yerleştirildiği çok bariz. Ama diğer yandan, "yeni doğan" kırılgandır, zayıftır, yardıma ve bakıma muhtaçtır. Bir ülkenin kendini "zayıf, kırılgan, desteğe muhtaç" olarak tanımlaması Kosova özelinde bazı açılardan doğru olmakla beraber, alıştığımız söylemler çerçevesinde düşününce bana çok değişik geliyor, ezber bozuyor.


1 Eylül 2011 Perşembe

Havadar



Bu Japon kafası (Natsumi Hayashi) fotoğraf, güncel hissiyatımın şeklen ifadesidir.

Atlama, zıplama, nereye düşeceğini bilmeden havada asılı kalma halindeyim bu aralar. Geçişken koordinatlarda akışkan haldeyim yine.

Kutularda, valizlerde yaşam devam ediyor. Bir fasıl kapandı, diğeri açılıyor...
Alışkın olduğum ama artık biraz yorulduğum haller, fakat başka türlü bir varoluşu henüz hayal dahi edemiyorum.

6 Mayıs 2011 Cuma

Öteki dünya

"Yaşamayı dünyaya, ibadeti cehenneme saklıyorum"

20 Nisan 2011 Çarşamba

Olmak ya da bok yemek

"Her gün elinden gelenin en iyisini, sanat için değil, ülken için değil, ailen için değil, kendin için bile değil, yapılacak tek şey olduğu için yaptığın bir hayat biçimi.

Hayat olmaktır, bu da yapma ve yapmama seçeneğini içerir.

Sanat, yapmaktır."

Henry Miller

19 Nisan 2011 Salı

Yolda


“The only people for me are the mad ones, the ones who are mad to live, mad to talk, mad to be saved, desirous of everything at the same time, the ones who never yawn or say a commonplace thing, but burn, burn, burn like fabulous yellow roman candles exploding like spiders across the stars and in the middle you see the blue centrelight pop and everybody goes ‘awww!’ "

Jack Kerouac

14 Nisan 2011 Perşembe

Lokum

Şu an kaymaklı lokumun çok acayip bir şey olduğunu düşünüyorum. Ne acayip lan!

29 Mart 2011 Salı

Köpük


Demokratikleşme kavramının asker-sivil ilişkilerinin düzeyinden ve "halk istiyor" ifadesinden ibaret sayıldığı bu günlerde haktan, adaletten söz eden pek kalmadı.

İşin kötü yanı, bazı kurgular çok fazla tekrarlandığında bunları artık gerçek zannetmeye başlayıp, "gerçek" gerçekten varolduğunda nasıl bir dünya mümkün olabilirdi bunu unutuyoruz. Bu mümkünatı bir zamanlar yaşayanlar ve bu yüzden hatırlayabilenler sayıca azaldıkça, kurgunun gücü de artıyor. Birileri "uyan artık" diye dürtmediği ya da kafamızın sokulduğu su dolu leğenden açık havaya çıkmadığımız sürece gerçeği de göremeyeceğiz maalesef.


İş vesilesiyle geçen haftalarda gittiğim Brüksel'de itfaiyecilerin protesto eylemine denk geldim. Resmi binayı saatlerce komple suladılar, yaktıkları kontrollü ateşi söndürürken (aslında söndürmezken) polisleri de Bodrum turist barında köpük partisi ortamına soktular ve yangın merdivenlerine gazetecileri alıp yerden 10 metre yükseldiler ki yaptıkları eylem daha iyi yansıtılsın. Agresiftiler ama şiddetten uzaktılar, tepkilerini gösterdiler ama eğlendiler de...

Buraları düşünüyorum bir yandan. Tekel işçilerini, başkaldıran ODTÜ'lüleri, ananı da al git'leri...

Kaybettiğimiz, ama kaybettiğimizi unuttuğumuz için kaybettiğimizin farkında olmadığımız çok şey var buralarda.


Efil efil


Fransa ve Almanya'da yapılan yerel seçimlerde, ağır abi ve ağır ablaya, efil efil Yeşiller'den ufak çaplı serin bir darbe gelmiş.

Artık birileri farklı şeyler söyleyebilse keşke...

15 Mart 2011 Salı

Yaşamak



Ağır silahlarla şehrin göbeğinde beyin dağıtılabilen bir ülke burası. Küçük Amerika olduk gerçekten.

Çoğu zaman, insanların başlarına gelen şeylere yaptıkları tercihlerin sonucu olarak bir şekilde zemin hazırladıklarını düşünüyorum. Ama yine de n'olursa olsun, bir insanın hakkettiği, kafaya, topuğa, bacağa kurşunu yemek olmamalı, bu insan aynı şeyi zamanında başkalarına yönelik olarak yaptırmış olsa dahi...

Hayır, yaşamak bu değil.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Ağır silah olarak ayakkabı





Liderleri son 10 yıldır Facebook, Twitter, Wikileaks gibi teknolojik iletişim araçları değil, bariz ayakkabılar tokatlıyor.

13 Şubat 2011 Pazar

Battaniye



Kendimleydim bugün.

Sessiz kahvaltılar ettim, sessizliğe benzer müzikler dinledim, kendimle konuştum içimden, bir de kitap karakterleriyle muhabbet ettim.

Beynimin sesini unutmuştum epeydir. Kendimi duymak için bugün dış sesimi yitirdim.

Sürdürülebilir bir hayat için, hafta içi günlerde kaybettiğim insanlığımın basit detaylarını tazeledim.

Kütüphanede kitapların arasına daldım, yakında evim olacak coğrafyaların makus tarihine baktım. İnsanlıktan umudunu yitiriyor insan bazen (Bir de araba kullanırken insanlıktan umudu yitirdiğimi farkettim).

Spora gidip, üzerine bir paket fıstık yedim.
Çay içip, içine bisküvi bandım ve bisküvinin yumuşadığı, ama kopup bardağın içine düşmediği o hassas kıvamı tutturmayı başardım.

Sonra Arvo Part dinledim, cuk oturdu tüm hissiyatımın üzerine. İnsanlığın unutulmuş belleğinde ne kadar hüzün varsa, Arvo Part parçalarının içinde erimiş halde bulunuyor sanki. Başka boyutlara açılan solucan değili kıvamlı müziklere daldım çıktım. Notaların arasındaki boşlukları sevdim, özlemişim. Boşluğa yer vermeyen, boşlukların gereksiz ve manasız parçacıklarla doldurulduğu bir hayatım var çünkü.

Sonra Imogen Heap açtım:
"Music is my senctuary, music is my blanket"

Şimdi kıvrılıp uyuma zamanı.

My blanket covers me...



4 Şubat 2011 Cuma

Bohem yaşamak isterken kendini memur bulan ornitorenk



Birazdan yatacağım, uyanıp ne zaman çalacağını bildiğim saati susturmak için.
Rüyanın en güzel yerinde, yatağın en sıcak köşesinde taze poğaça gibi duracak ellerim.
Kafamı yorgandan çıkarmak zor gelirken,
Bedenim, rahimden fırlayan yenidoğan gibi düşüverecek hayatın içine.
Gri ve donuk sabahlarda, şişman ve yaşlı güneşleri özleyeceğim.

Evimde kalıp ozan olmak isteyeceğim bir sabah,
Çünkü daha dün balıkçı olmak istemiştim,
Ve geçen hafta bir keşiştim esasen,
Bugünlük hakkımda zaten güzel insanlara güzel şarkılar söylüyorum varolmadığım yerlerde.
O yüzden memur uyanamam yarın sabah, olmaz.

2 Ocak 2011 Pazar

Muhasebe


Yeni iş, yeni şehir, yeni ev...
Çanakkale
Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin
Bulgaristan-Sırbistan-Bosna Hersek-Makedonya-Kosova-Yunanistan (Selanik ve Gümülcine)
Batı Karadeniz
Bol bol İstanbul
Eskişehir ve hızlı tren coşkusu
Lizbon'da mesleğe dair umutlu hisler
Atina'da güzel insanlar
Kaz Dağları'nda gölde yüzmek
Beraber büyüdüğüm insanların anne oluşları
Kapadokya'da balon kovalacama
Beni yöneten yeni ve tüylü bir ev arkadaşı
Korkusuzca araba kullanmak
Çeşme ve Urla'da deniz kokusu
Belarus'ta Rusların tuğla gibi kitaplar yazabilmiş olmalarının sırrına vakıf olmak
Halep

Bol kilometreli, kendime bile yetişmekte zorlandığım bir yıl oldu 2010.
Eh, bu yıl da bu kadarmış.

2011'de herkesin tuttuğu kendine.