
Koordinat değiştirip Priştine'ye geleli üç ay olmak üzere ve ben zamanın nasıl geçtiğini hiç ama hiç anlamıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor bir şekilde. Herhalde ölürken, otobüs yolculuğunda fazla uyuyan ve muavinin dürtmesiyle ufaktan sıçrayarak kendine gelen, "ha! ne?! geldik mi?" diyen şaşkın yolcu gibi olacağım. Upuzun yol, farkına varmadan geçip gitmiş olacak. Sahi, hayat uzun ama hızlı bir yoldu değil mi?
Buralara alıştım artık. İş için konuşurken "biz" dediğimde, genelde Kosova tarafını kastediyorum istemsiz bir biçimde. Demek ki bilinç altında gerekli dönüşüm gerçekleşmiş. Ülkeyi ve insanları sevmek için ise çabalamaya gerek yok, kendilerini yıllar önce cami avlusuna bırakılan amca oğullarımı bulmuşçasına doğrudan ve kolayca benimsedim.
Geçen hafta iş için Üsküp'e gittim misal. Üsküp, Priştine'ye göre daha gelişmiş bir şehir, mesela düzgün yolları var. Priştine'deki yokluklara ve delik deşik yollara nasıl alıştıysam artık, Üsküp'te yol, köprü, viyadük, meydan, büyük bina görünce çok garipsedim. Herşeye ağzım açık baktım. Bir anda Yeşilçam stili, köyden indim şehire modeli bir insan oluverdim. Ama şu da bir gerçek ki şehirden naif köyüme döndüğümde, evime geldiğimi hissettim. Sarı kız sütten kesilmiş, emmioğlum askerden dönmüştü. Sonra bu hissime şaşırdım. Yıllardır eve dair özlem duymadığımı, çünkü evimin neresi olduğunu artık hiç ama hiç bilmediğimi farkettim.
Şimdilik, içlerinde neler döndüğünü bilmediğim, değişik hayatları saklayan pencereler ile onları saklayan sise bakan bir "ev"im var; ev dediğim, ama tam da ev gibi hissetmediğim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder