16 Nisan 2012 Pazartesi

Panjur



Burası bir garip. İnsan garip şekilde sürekli savaşı, ölümü düşünüyor.

Dün sabah yine her zamanki gibi uyandım. Kalkması zordu, manasızdı, ama kalkmak lazımdı. Kalkmadan önce, gözlerdeki çapakları ovuşturup, yaklaşık on beş dakika tavana bakıp anlam aranan, ama sonra yine anlamsızca kalkılan sabahlardan biriydi. Saçlarım, kafam kadar karışıktı. Kafamdan sucuklu yumurta fikri geçti bir an. Karnım açtı. Ev karanlıktı, ışık lazımdı. Panjuru araladım biraz, sonra pijamamı çekiştirerek, bir zombi gibi ağır ağır yürüyerek odadan çıktım.

Üzerinde bilgisayarımın durduğu masanın bulunduğu odaya girdim her sabahki gibi... Önce ben uyanıyordum, sonra da bilgisayarım. Bilgisayarın gözlerine dokundum, açıldı. Bu odadaki pencerenin panjurunu da yavaş yavaş kaldırdım, bilgisayarın gözleri kamaşmasın diye... Çok acayip birşey görmek istermişim gibi her sabah pencereden bakar, sokağı boynumun uzandığı yere kadar gözden geçirirdim. Genelde hiçbir şey olmazdı, biraz trafik tıkalıysa birkaç araba korna çalar, karşıdaki fırından birileri elinde ekmekle çıkar, bakkalın önündeki durakta, asla geldiğini görmediğim bir otobüs için insanlar bekleşirdi. Ama bu sefer, durum normal değildi. Sokağın karşısındaki evin bahçesinde her sabahkinden farklı olarak bir kalabalık vardı.

Bahçede, başları beyaz tülbentle hafifçe örtülü kadınlar vardı çokça. Her yaştan erkekler de kadınlarla beraber toplaşmışlardı. Bahçenin ortasında bir tabut duruyordu. Yeşil dualı kadife örtüye sarılıydı. Sanki o tabut yıllardır, orada öylece, yerde, herkesin ortasında duruyordu. Bu o an için o kadar normaldi ki insanlar da tabut gibi öylece, sükunet içinde ayakta dikiliyorlardı. Bahçe kapısı açılıyor, birileri gelmeye devam ediyor, tabutun yakınında duran birkaç adamın elini sıkıyor, sarılıyor, sonra tabutun etrafındaki kalabalıkta kendine bir yer buluyordu. Arkada yaşlıca birkaç kadın beyaz tülbentlerinin kenarıyla gözlerini siliyorlardı. Tülbentin ucu bu işe yaramak için keşfedilmişti belki de... Kalabalığa rağmen, tabut gözden kaybolmuyordu, tabutu görmemek çok zordu. Ölüm, orada duruyordu, sakince ve sessizce. Tuhaf oldum, panjuru kapattım, daha fazla bakamadım. Diğer odaya gittim, kalkmak için anlam aradığım yatağın köşesine oturdum, saçma sapan birşeyler söyledim kendi kendime, dua etmek istedim sanırım, beceremedim.

Hayat devam ediyordu nihayetinde. Kendime kahvaltı hazırlamaya gittim. Sucuklu yumurta yapamazdım, sucuk yoktu çünkü. Sahi, tabuttaki de öleceği gün uyandığında yumurta mı düşünmüştü acaba? Canı ne çekmişti, ne yemişti?

Dolabı açtım, domatesler çürüyordu.

Birkaç saat sonra odaya gidip, panjuru açtım. Tabut gitmişti. Yerinde boşluk vardı. Güneş vuruyordu. Tabutlu evin kapısı açıktı, bütün gün de açık kaldı. Birileri hep girdi, birileri hep çıktı. Evin önü ayakkabı yığılıydı.

Evim iki cepheli. Arkadaki diğer cephe apartmanların arasındaki bir parka bakıyor. Orada da bütün gün çocuklar oynadı. Çocuk sesleri evimin içindeydi. Evin diğer cephesi cenaze oysa ki...

Kosovalı Türk bir arkadaş anlatmıştı. Savaştan önce, çocukken, Sırp komşularıyla oynarlarmış hep, maç yaparlarmış. 1999'da bombardımanın olduğu gün beraber oynayıp, futbol maçı yapmışlar, her zamanki gibi. "Sabah maç yapıyorduk, sonra bombardıman oldu, bir daha maç yapamadık" demişti. O arada büyümüştü. Herşey bu kadar keskin, birden bire oluvermişti.

Birdenbire mi olmuştu gerçekten? 6 milyar yılda insan olmuştuk, ama bir günde insanlıktan çıkmış mıydık? Savaş iğrenç, bulaşıcı, virütik... Bir yerde, bir kez kan aktı mı kendini yeniden üreten, amip gibi bölünerek çoğalan bir şiddet, yıllarca taze kalacak şekilde, kendi kendine ürüyor. Bilmiyorum, belki de "barış bir istisnadır".

Ortalık yine ısınıyor gibi. Dünyanın başka yerinde umursanmayacak üçüncü sayfa haberlerinin Balkanlar’da ciddi çatışma çıkarma potansiyeli var. Birilerinin en favori kötü kabusu burada son yüzyıldır ısıtılıp ısıtılıp sofraya getiriliyor, ama ırkçılığın ve etnik ayrımın Balkanlar’a has olmadığını, “Balkanlaşmanın” dışarıdan ithal edildiğini, bulaşıcı bir hastalık gibi buraya salıverildiğini, zamanla içselleşerek kronikleştiğini düşünüyorum. Balkanları arka bahçesi olarak tanımlayan, şiddeti uzakta değil kendi içinde araması gereken, “ötekileşme”nin ana vatanına bakmak lazım esasen.

Bu düşüncelerle, yalnız geçirdiğim günün akşamında “Before The Rain” izlerken, gözümün kıyısına bir damla yaş oturdu. Yağmurdan önce o aktı...

“-Birleşmiş Milletler buraya ne zaman gelecek?
- Yarın cesetleri gömmeye gelirler...”

1 Nisan 2012 Pazar

Çağla



Bugün sabah Balkanlar'da karla uyandığımda İzmir'e çoktan bahar gelmişti. Yaz kokusu duydum gaipten.

1 Nisan'da çağla badem düştü aklıma. Postmodern sıla hasretlerimizi sanal alemde çektiğimiz için, çıtır ve taze çağla badem fotoğrafını esasen insanı asosyal kılan sosyal paylaşım sitelerinden birinde paylaştım. İtalyan bir arkadaşım, fotoğraftakinin ne olduğunu anlayamayıp çakıl taşlarıyla meşhur bir İtalyan sahil kasabasına gönderme yapıp yapmadığımı sordu, yanıt vermedim. Evi düşündüm, dışarda yağan kara baktım, içim biraz sıkıldı, hassasiyetim tavan yapmıştı, "ne yapıyorum lan ben burada?" düşüncesi teğet geçti, sonra çay yaptım ve biraz Sait Faik okudum:

"Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borozanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Alimiz biraz şairce idi.

Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar."

Transatlantikler geçiyorum hergün içimden, inatla da geçireceğim, içim dışım her seferinde dağılsa bile... İnsan varolduğunu o zaman anlıyor.