Şu hayatta "vay arkadaş, şahaneyim" diye düşündüğüm pek bir meziyetim yok. Genel olarak hayatı yaşamayı da çok becerebildiğimi düşünmüyorum, sürekli bir şeyleri kaçırdığımı hissediyorum ama bu duyguyu dert edinmeyi bırakalı çok oldu. Nihayetinde kaçırılan belediye otobüslerine rağmen gidilmesi gereken yere vaktinde ulaşabilen bir nesilden geliyorum. Ayrıca neysek oyuz, varolan Oxford'lara da gitmemiş değiliz. Esasen bir zebra olduğu halde, kendisini kutuplarda yaşayan bir ornitorenk gibi hissetmek hayvanlar aleminde mümkün değil, ama insanlar için bu mümkün ve benim genel ruh halim böyle gibi. Olmadığı şeye dönüşmeye çalışıp mutsuz olmak insana has evrimsel bir hata bence.
Klasik karar alma dönemlerim vardır. Makak maymununun mevsimsel göçü gibi, daha sağlıklı, daha verimli ve daha kararlı bir insan olmak için zaman zaman kararlar alır, ama sonra "önce bir çay koyayım" ile başlayan beyin içi cümlelerimle kendimi yener, yatarak, yiyerek ve canım o an ne istiyorsa onu yaparak insanlığa faydalı olmaya çalışırım. Misal, "düzenli yazmak" hedefini belirlememin bu sene 24. yıl dönümünü tüm yurtta, Türki cumhuriyetlerde ve yurtdışı temsilciliklerde törenlerle kutluyorum. İşin enteresan yanı, yazmaya dair içimdeki güdü benliğimle sado-mazo bir ilişki kurmuş durumda. Bir tarafta yazmasam beynimin kendini öğüteceğini söyleyen, kırbaçı şaklata şaklata gezen bir iç ses var... Diğer yanda da yazmamak için türlü bahane üreten, konu sıkıntısı çeken, başladığını bir türlü bitiremeyen bir tembel hayvan var. Bense, bu sado-mado ilişkinin köşesindeki bakkalım.
Olacak gibi değil yani... En sonunda her gün çok az da olsa yazmaya karar verdim, yoksa hayat damarlarımdan biri gerçekten kopmuş gibi.
Neyse, şu an uykum geldi, uyanayım, yarın yazarım.