İnsan doğduğu yerin moleküllerini taşıyor içinde. Embiryoyken bünyeye giren denizden gelen havadaki iyot, annemin yediği Ege otları, balıklar... Hepsi şimdi nöronlarımda, kas hücrelerimde, gözümde duruyor.
Üretim yerimizden uzak olduğumuz her an fabrika ayarlarımızı arıyoruz bilinçsizce. Ama hayat kendi kuralına öyle bir alıştırıyor ki, artık ne aradığımızı, neyi özlediğimizi bilinç seviyesinde unutuyoruz.
Ama hücreler unutmuyor... Ait olduğu yerin havasından solumayınca, gıdasından almayınca hücre isyan ediyor, beni de hasta ediyor. Ama bunu bile farkedemiyorum bazen. Bazen de birşeyleri özlediğimi, o şeylerle karşılaştığımda hatırlıyorum. Hücrenin bilinçdışı hafızası buna sebep oluyor.
Deniz de böyle birşey benim için. Sürekli karasal iklimlere ve bozkırlara sürüklensem de hücremdeki iyot denizi arıyor. Ama bunu aradığını, ancak denizi gördüğünde hatırlıyor. Hayat devam etmeli çünkü, eksiklere ve özlenenlere rağmen...
2013'ün ilk tuzlanma eylemini de toksik ve karanlık bir kışın ardından komşu kıyıda yaptım birkaç gün önce. Günlerden denizdi, aylardan Mayıs...
Karşı kıyıda Çeşme vardı belki, belki biraz Kuşadası. Akşamüzeri ayaklarımın dibinde yüzen balık, belki bir gece önce Kuşadası kıyılarındaki yosunlardan yemişti. Akşam yediğim kalamar belki sabah İzmir'deki balıkçının ağından son anda kurtulmuştu.
Karşı kıyıları, evi düşündüm, geçen zamanı, sokak köpeklerini, deniz börülecesini... Çocukluk için sıradan ama şimdiki hayatım için lütuf olan bazı basit rutinleri hatırladım. Onlardı gerçek olan. Oysa şimdi ne çok şey yitikti...
Yaşıyor muyuz sahi? Dünyada hayat var mı?