15 Ekim 2013 Salı

Elektronik müzik yapan insanların 50 yaşına gelmiş olmaları gerçeği



Ergenliğimde bir Everything But The Girl vardı, sahi ne oldu ona?

Geçen hafta sonu gittiğim, bana acayip derecede Ankara mekanlarını ve dolayısıyla üniversite günlerimi hatırlatan bir ortamda, ben diyeyim 90'ların ikinci yarısı, başkası desin 2000'lerin başı dönemi şarkıları birbirini ardına çalıyordu. Ben de 14 yıldır aynı şekilde eğlendiğimi farkedip, acaba büyüyemiyor muyum sorunsalıyla salınıyordum. Birden asırlardır dinlemediğim bir EBTG şarkısı çalmaya başlayınca, küçükken cami avlusuna bırakıldığı için izini kaybettiğim kardeşimi bulmuş gibi sevindim. 

Hafta sonundan beri süren EBTG gazım bu akşam ozon tabakası seviyesine ulaştı. 'Nasılsa yarın bayram ve tatil' diyerek sebepsiz yere geç saatlere kadar uyanık kaldığım bu gecede EBTG şarkılarını 'Vay anasını, 20 sene olmuş lan!! 20 sene önce elektronik müziği geçtim, elektrik bile yoktu sanki ya?!' diye diye ardı ardına dinlerken, birden EBTG elemanlarının yaşlarının 51 olduğunu farkettim. Evet, 50 ve 1 !!

Hayır, o da değil de... Elektronik müziğin temel atma törenlerinde bulunmuş insanların 50 yaşını çoktan geçmiş olmaları çok ürkütücü bence artık! İnsanlık için olmasa da benim için ürkütücü... 

Neyse, bir bayrama da bu duygu ve düşüncelerle giriyorum. 

3 Ekim 2013 Perşembe

fakit




Geçen gün bir arkadaşım, bana ütopik bir hayal anlatıp, bir çılgınlık yaparak bu hayali gerçekleştirmem gerektiğini söyleyen bir şeyler yazmış. 

Durdum düşündüm.

Benim çılgın birşey yapabilmem için, herşeyden önce hayatımın biraz sakin akması lazım sanırım. Hayatım, kendi içindeki belirsizliğiyle yeterince çılgın bence. O yüzden benim çılgınlık yapmama gerek kalmıyor. 

Yakın zamanda, artık hayatımın gerçeği olan taşınma halinin yeniden tekrarı olacak. On üç yıldır neredeyse her sene yer değiştirmeme rağmen, her seferinde zorlanıyorum, eşyadan da tabiatından da tiksiniyorum. Dönüş tarihim de bir anda belli olduğu için panik halinde geçtiğimiz bütün hafta sonu eşyalarımı toparladım, veda işlerini planladım, nakliye firmalarıyla görüştüm, biletimi ayırttım, arkadaşlara kiralık ev konusunda haber saldım, sabahlara kadar internette ev ilanlarına baktım, 'Alaaam ben nasıl toparlanıp gideceğim? Hadi gittim, 4-5 gün içinde nasıl ev bulacağım da yerleşeceğim?!!' diye kendime mızmızlandım, içimden pek çok insana saydırdım, ama nihayetinde bir hafta içinde ayrılmaya hazırdım. Ama ne oldu? Pazartesi akşamı bir haber geldi ve görev sürem uzatıldı. 'E o kadar toparlandık uleyn!' diye saydırdıktan sonra 'aman iyi ya... böyle daha güzel' yaklaşımında karar kıldım. Nizami bir şekilde toparlanıp insani bir şekilde herkesle vedalaşabilecek olmanın dayanılmaz hafifliği üzerime çöktü. 

Ertesi gün, bu rahatlıkla işe gittim. Tabi normal bir günümün geçmesi sözkonusu dahi olmadığı için gün ortasında dönüş tarihimle ilgili başka bir bilginin gelmesiyle dellendim. Dünyada yüzüne en çok baktığım nesne olan (yüzüne en çok baktığımız şeylerin canlı değil de cansız olması modern dünyanın laneti midir acaba?) ekrana kafa atasım geldi, ama nihayetinde masum ekrana kıyamazdım. Sinirim bozuldu, balkona çıktım, soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Böyle bir film vardı sanki... Neyse. Balkondan aşağıya baktım. Nuri Bilge Ceylan filmi sahneleri gibi bir an oldu. Rüzgar esti, ben bir süre hareketsiz durup gökyüzüne baktım, yan evdeki kadın balkondan kilim silkeledi. Hayat o an tüm sıradanlığıyla devam ediyordu sonuçta. Balkondan aşağıya baktım. Bizimle çalışan bir abimiz saksıda biber yetiştiriyor, bitkisel, deneysel bir insan. Kabaktan acayip sanat eserleri yapıyor, saz çalıyor, kendi çapında bohem bir şahsiyet, ama bobo değil, halk insanı. Neyse, aşağıya bir baktım, iş yerinde bahçeye bıraktığı saksılar biberlenmiş. Ciddi bir müessesenin bahçesinde saksı içinde yeşil biber görünce gülme geldi. Neşelenip içeri girdim. 

Velhasıl, görevlendirme yazısında bir hata yapılmış. Bu hata da kolayca düzeltildi. Nihayetinde yine insan gibi toparlanıp vedalaşabilecektim. Bazen gerçekten herşeyin hayırlısı... Anneanne logic rules. 

Sonra da bana diyorlar ki, 'çılgınlık yap'. Gerek yok ki...

Ankara'yı özledim. Dönmek güzel. Evim İzmir aklıma bile gelmiyor. Kendimi devşirilip, Müslüman olmuş ve Enderuna gelmiş bir Hristiyan gibi hissediyorum. Nereden geldiğimi unutmuş veya çok da umursamaz bir haldeyim. Devşirme bir Ankaralıyım sanırım. O kadar Ankaralıyım ki bu aralar yapabildiğim en çılgın şey Ankara'ya dönmek! Fakit.