30 Temmuz 2014 Çarşamba

Roketle vurulan oyuncak ördekler zamanı


Bu yaz biraz ağır geçiyor. Herşey, bal akışkanlığında sarı bir anın içinde ağır ağır ilerliyor, ama asla hiçbir yere varmıyor gibi. Sıkıntılı...

Bu hissin kendi varoluşumun dışında, dünyadaki her canlının durumuyla da bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Yani belki ben iyiyimdir de, çevrem kötüdür.

Ankara'nın kuru sıcağının bütün gün kızdırdığı bir apartmanın en üst katındayım. Dışarıda serinleyen havaya rağmen, arka fonda vantilatör sesiyle uçuşan perdelere dalıp gidiyorum. Sıcak neyse de, nem kötü geyiğinden uzağım.

Bir yandan da internetten Gazze'deki dramın fotoğraflarına bakıyorum. İnsanın insanı öldürmesi düşününce çok saçma diye kafamdan geçirirken, başka bir gerçeklik için 'müslüman müslümana kırdırılıyor' deniyor. Nihayetinde ölenin, dinden bağımsız olarak, insan olduğunun algılanması ve bunun siyasi söylemlere gerçekten hissedilerek konu olması, uzaya insan gönderilebilen bir çağda neden hala mümkün olmuyor?

Bu sırada, dünyanın başka bir yerinde füzeyle uçak düşürülüyor. Füze lan?! Yani ölümünüzün, sivil uçağa binip, yanınızda mayonuzla ve valizinizde donlarınızla tatile giderken, yeterince şanssızsanız, bir füze tarafından gerçekleşmesi ihtimalinin olduğu bir gerçeklikte yaşıyoruz.

Derken, 'Oh be, iyi ki Orta Çağ'da doğmamışım' diye sevindiğim bir dönemde cihat ilan ediliyor. 'La koş, cihat ilan edecez, sen de gel, cihat çok güzel gelsene' kafasına uyan adam ile 'gel yavrum, oral sekslen çakranı açayım, boğazların temizlensin, enerji darboğazı yaşama' diyen yoga gurusuna inanan adam arasında bir fark göremediğimi farkediyorum.

Bu esnada, kadınların 'namus' gibi sanal kavramlar gerekçe gösterilerek sokak ortasında bıçaklandığı başka bir ülkede birileri, kadın ortalıkta kahkaha atmasın diye atıp tutuyor. Bu kişi, başka bir uzvun girerek kendi varoluşuna sebep olduğu ve kendisinin de buradan kafasını çıkararak dünyaya geldiği basit bir vücut açıklağını tanımlayan vajina kelimesinden de rahatsız olmuştu. Gülmeyenin, sevmeyenin ve belki de gülmeyi hiç öğrenememişin ve sevişmemişin karanlık bilinçaltına beton dökesim geliyor.

Sonra bakıyorum, arkadaşlardan biri denize nazır tatil fotoğraflarını paylaşmış. Bir ayakparmağı veya bir diz kapağı daha gördüğüm için midemin tahammül sınırları zorlanıyor. Bozkırdan çıkmadığım bu susuz yazda, kendimi hapsettiğim durumları düşünüyorum bir an. Vantilatör dönüyor.

Eve roket girdiği için anne karnındayken ölebilen embriyoların olduğu bir gerçeklikte, İngiltere Prensi'nin oğlu 1 yaşına girdiği için küresel kutlama yapılabildiğini farkediyorum. Bu arada, aklıma dünyevi gerçekler geliyor ve ev kredisi hesaplıyorum. Başkaları ise bir takım siyasi durumları hesaplıyor. Siyaset, bayram vesilesiyle cep telefonuma mesaj olarak geliyor.

Derken, bir bomba patlıyor, bir roket düşüyor, dünyanın bir noktasında yine onlarca insan ölüyor ve evrenin geri kalanı için bu sadece bir istatistik oluyor. Kaç insan ölünce zafer kazanılıyor? Sonra, halen yaşayan yaklaşık 13 bin yaşında bakteri kolonilerine dair bir makaleye denk geliyorum. Bu bakterinin,  'la oğlum burası iyimiş, burada çocuk çoluğa karışayım' diyerek ilk kez bölündüğü zamanlarda, insanlık olarak yerleşik hayata henüz geçtiğimizi ve muhtemelen dünya tarihinden silindiğimizde de bu bakteri kolonisinin olmayan götüyle bize güleceğini düşünüyorum. Nihayetinde, beyinsiz olduğundan emin olduğumuz bu tek hücreli bile, kendisiyle birebir aynı olan başka bir bakteriyi, 'la çık toprağımdan' veya 'benim bakteri tanrım seninkini döver' diyerek, diğer bakterinin mitokondirisini kameralar karşısında söküp almıyor.

Dünya çok garip... Genel olarak evrensel bilincin bu aralar kafasının güzel olduğunu düşünüyorum. Dünya veya bu ortak akıl ne içiyorsa, aynısından istiyorum. Başka türlü, bu sürreal gerçekliğe nasıl dayanacağız hiçbir fikrim yok.

Kendi amaçsızlığımın kıyılarında, dünyanın amaçtan uzaklığını farkediyorum ve vantilatör dönüyor. 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Garanticilik halinin hayatı mahvettiği gerçeği


'...But what the industrial economy seduced us into believing is that the deal was simple: You work your day doing something you’re not proud of, and you decompress at night with television and whisky, and on weekends you can go for a run. Right? Do that forever, and forty years from now you’re dead — that’s the deal. And we sold that deal to a lot of people.'

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Sel

Balkanlar'da son 150 yılın (daha doğrusu, kayıtların tutulmaya başlandığı tarihten buyana) en büyük sel felaketi yaşanıyor... Küresel ısınma kimsenin umrunda değil.

Kendisi de bir Balkan ülkesi olan güzide ülkemde neoliberal zihniyetin vahşi hırsı yüzünden yüzlerce insancık bir anda ölüp gidiyor ve öldükleriyle de kalıyorlar... Canlar kimsenin umrunda değil.

Aslında tüm bu sistem, 250 yıldır can alıp, doğanın da canına okuyarak sürüp gidiyor.

Unutulanlar mezarlığına yeni hikayeler üretiyor...

Değişen birşey yok. 

We are only witnessing how the system is destroying itself

Post image for Žižek at Wall Street: “don’t fall in love with yourself”

"....We are not dreamers. We are the awakening from a dream that is turning into a nightmare.

We are not destroying anything. We are only witnessing how the system is destroying itself....

....So what are we doing here? Let me tell you a wonderful, old joke from Communist times. A guy was sent from East Germany to work in Siberia. He knew his mail would be read by censors, so he told his friends: “Let’s establish a code. If a letter you get from me is written in blue ink, it is true what I say. If it is written in red ink, it is false.” After a month, his friends get the first letter. Everything is in blue. It says, this letter: “Everything is wonderful here. Stores are full of good food. Movie theatres show good films from the west. Apartments are large and luxurious. The only thing you cannot buy is red ink.” This is how we live. We have all the freedoms we want. But what we are missing is red ink: the language to articulate our non-freedom. The way we are taught to speak about freedom— war on terror and so on—falsifies freedom. And this is what you are doing here. You are giving all of us red ink..."

18 Mayıs 2014 Pazar

Otziki

Şu son bir yılda ne acayip şeyler oldu? Oturup yazmalıyım dedirten, ama ben daha birşeyler yazmadan yeni olaylar yüzünden anında eskiyen garip şeyler. Ama bir yandan da hiçbir şey olmamış gibi... Herşey mevcut düzeninde devam ediyor.

Yine de doğru an geldiğinde güzel şeylerin olacağına inanmak istiyorum. Nihayetinde, bu kadar nefret ve kötülük dünyanın hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir döneminde sürdürülebilir olmamış. Ha evet, bir süre ebemiz mikilecek ama uzun vadede karanlık tarafın genellikle kaybettiği bir oyun bu.

Tabi tüm bu süreçlerde, biyolojik canlılar olarak hayatımız da bir eskime içinde geçiyor. Bugün, hangi ara geçtiğini bir türlü anlamadığım bu kadar yılın muhasebesini yapıyorum. İnsanlar kapkara ölümlerle başka boyutlara geçerken hala kendi küçük burjuva dertlerimde kaybolmanın iğrenç suçluluk hissi içindeyim.

Yani değişim isterken, ben kendim ne kadar değişebiliyorum ki? Neyse, bu konuda Umut Sarıkaya derin bir şeyler söylemişti:


Sanırım sevdiğimiz şeyi yapma yollarını arayarak, yaptığımız şeyi en iyi ve en dürüst yapmaya çalışarak, güzellikler yaratmaya çabalayarak, hard-core bir hümanizmi savunarak, başkasının acısına da ağlayarak, sokaktaki köpeğin önüne bir kap yemek koyarak, gidip ağaç dikerek, bahçedeki salyangozu ezilmesin diye kenara çekerek, güzel şeyler üreterek, güzel müzikler dinleyerek, gülerek, severek, sevişerek, yani bu karanlığın karşı durduğu ne kadar güzellik varsa onları yücelterek mücadele edebiliriz bazı şeylerle. Bu sabah buna inanacak bir naiflik içindeyim, otziki yaş kafası...

31'den sonra insanın rahata erdiği bir yaşmış otziki... Sevdiğim insanlardan uzak olmayacağım ve sevdiğim şeyi sevdiğim güzel insanlarla beraber yapacağım bir hayata daha yakın olabileceğim bir yola beni sokacak 365 gün istiyorum. Herkes için isteyim ben bunu en iyisi...

Takım elbiselerin, bütün zamanımı verdiğim bilgisayar ekranlarının ve gereksiz ciddiyetin arasından geçip bir türlü ulaşamadığım hikayemin, alt katında amatör müzisyenlerin mini konserler vereceği, üst katında kafasını sevdiğim pek çok insanla yaratıcı projeler üretip eğlenceli şeyler yapabileceğim, bir köşesinde kedi kumu duracak, güzel şeylerin tınlayacağı, çay ve bilimum içmesi güzel şeyin bulunacağı 2-3 katlı minik bir tükkana ulaşmasının hayalindeyim şu an.

Ve ben bunu hayal ederken, insanlar yoksulluk sınırının da altında ekmek parasını kazanabilmek için yeraltına inip ölüyorlar... İnsana hayallerinden bile suçluluk duyduran bu sistemi hala yaşattığımız için belki de topluca insanlıktan istifa etmemiz gerek... 


28 Nisan 2014 Pazartesi

Yağmuru da memur şehir

Sevgili Ankara,

Yağmurun bile nizami ve memur gibi sistematik a.q.

Önce sakin hava... Sonra camda beliren, aşırı düzgün şimşek görüntüsüyle birlikte eflatunlaşan kara gökyüzü... 30 saniye sonra ortaya çıkan yağmur sesi.... Aralara  düzenli aralıklarla şimşek ve ses attırmalar... Belki biraz rüzgar, anlık fırtına... Sonra yine sakinleşen ve hiçbir şey olmamış gibi devam eden gece.

Yağmurun da memur Ankara!

20 Şubat 2014 Perşembe

Asit kafası

Bozkırda
Mor bulutlardan yağan
Bir asitti köksüzlük.

Yollarda kaybedilenlerin ve
Cevap ararken yitirilenlerin yerine
İstenmeyen yanıtları ve
Yeni soruları koyma haliydi.

Asitle eriyordu herşey.

A-sittir. 

11 Şubat 2014 Salı

var















....

'herkes bir inancın peşinde
herkes militan
herkes fedai
öyle değiştirdik ki dünyayı
uyanık
akıllı
dürüst
enayi

....

birer birer yeniliyorduk
önce adalet
sonra güzellik

....

ama aşk var.'

5 Şubat 2014 Çarşamba

Sputnik sweetheart



"... And it came to me then. That we were wonderful traveling companions but in the end no more than lonely lumps of metal in their own separate orbits. From far off they look like beautiful shooting stars, but in reality they are nothing more than prisons, where each of us is locked up alone, going nowhere.When the orbits of these two satellites of ours happened to cross paths, we could be together. Maybe even open our hearts to each other. But that was only for the briefest moment. In the next instant we'd be in absolute solitude. Until we burned up and became nothing."

"In the world we live in, what we know and what we don't know are like Siamese twins, inseparable, existing in a state of confusion.
Confusion, confusion.
Who can really distinguish between the sea and what's reflected in it? Or tell the difference between the falling rain and loneliness?