Bu yaz biraz ağır geçiyor. Herşey, bal akışkanlığında sarı bir anın içinde ağır ağır ilerliyor, ama asla hiçbir yere varmıyor gibi. Sıkıntılı...
Bu hissin kendi varoluşumun dışında, dünyadaki her canlının durumuyla da bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Yani belki ben iyiyimdir de, çevrem kötüdür.
Ankara'nın kuru sıcağının bütün gün kızdırdığı bir apartmanın en üst katındayım. Dışarıda serinleyen havaya rağmen, arka fonda vantilatör sesiyle uçuşan perdelere dalıp gidiyorum. Sıcak neyse de, nem kötü geyiğinden uzağım.
Bir yandan da internetten Gazze'deki dramın fotoğraflarına bakıyorum. İnsanın insanı öldürmesi düşününce çok saçma diye kafamdan geçirirken, başka bir gerçeklik için 'müslüman müslümana kırdırılıyor' deniyor. Nihayetinde ölenin, dinden bağımsız olarak, insan olduğunun algılanması ve bunun siyasi söylemlere gerçekten hissedilerek konu olması, uzaya insan gönderilebilen bir çağda neden hala mümkün olmuyor?
Bu sırada, dünyanın başka bir yerinde füzeyle uçak düşürülüyor. Füze lan?! Yani ölümünüzün, sivil uçağa binip, yanınızda mayonuzla ve valizinizde donlarınızla tatile giderken, yeterince şanssızsanız, bir füze tarafından gerçekleşmesi ihtimalinin olduğu bir gerçeklikte yaşıyoruz.
Derken, 'Oh be, iyi ki Orta Çağ'da doğmamışım' diye sevindiğim bir dönemde cihat ilan ediliyor. 'La koş, cihat ilan edecez, sen de gel, cihat çok güzel gelsene' kafasına uyan adam ile 'gel yavrum, oral sekslen çakranı açayım, boğazların temizlensin, enerji darboğazı yaşama' diyen yoga gurusuna inanan adam arasında bir fark göremediğimi farkediyorum.
Bu esnada, kadınların 'namus' gibi sanal kavramlar gerekçe gösterilerek sokak ortasında bıçaklandığı başka bir ülkede birileri, kadın ortalıkta kahkaha atmasın diye atıp tutuyor. Bu kişi, başka bir uzvun girerek kendi varoluşuna sebep olduğu ve kendisinin de buradan kafasını çıkararak dünyaya geldiği basit bir vücut açıklağını tanımlayan vajina kelimesinden de rahatsız olmuştu. Gülmeyenin, sevmeyenin ve belki de gülmeyi hiç öğrenememişin ve sevişmemişin karanlık bilinçaltına beton dökesim geliyor.
Sonra bakıyorum, arkadaşlardan biri denize nazır tatil fotoğraflarını paylaşmış. Bir ayakparmağı veya bir diz kapağı daha gördüğüm için midemin tahammül sınırları zorlanıyor. Bozkırdan çıkmadığım bu susuz yazda, kendimi hapsettiğim durumları düşünüyorum bir an. Vantilatör dönüyor.
Eve roket girdiği için anne karnındayken ölebilen embriyoların olduğu bir gerçeklikte, İngiltere Prensi'nin oğlu 1 yaşına girdiği için küresel kutlama yapılabildiğini farkediyorum. Bu arada, aklıma dünyevi gerçekler geliyor ve ev kredisi hesaplıyorum. Başkaları ise bir takım siyasi durumları hesaplıyor. Siyaset, bayram vesilesiyle cep telefonuma mesaj olarak geliyor.
Derken, bir bomba patlıyor, bir roket düşüyor, dünyanın bir noktasında yine onlarca insan ölüyor ve evrenin geri kalanı için bu sadece bir istatistik oluyor. Kaç insan ölünce zafer kazanılıyor? Sonra, halen yaşayan yaklaşık 13 bin yaşında bakteri kolonilerine dair bir makaleye denk geliyorum. Bu bakterinin, 'la oğlum burası iyimiş, burada çocuk çoluğa karışayım' diyerek ilk kez bölündüğü zamanlarda, insanlık olarak yerleşik hayata henüz geçtiğimizi ve muhtemelen dünya tarihinden silindiğimizde de bu bakteri kolonisinin olmayan götüyle bize güleceğini düşünüyorum. Nihayetinde, beyinsiz olduğundan emin olduğumuz bu tek hücreli bile, kendisiyle birebir aynı olan başka bir bakteriyi, 'la çık toprağımdan' veya 'benim bakteri tanrım seninkini döver' diyerek, diğer bakterinin mitokondirisini kameralar karşısında söküp almıyor.
Dünya çok garip... Genel olarak evrensel bilincin bu aralar kafasının güzel olduğunu düşünüyorum. Dünya veya bu ortak akıl ne içiyorsa, aynısından istiyorum. Başka türlü, bu sürreal gerçekliğe nasıl dayanacağız hiçbir fikrim yok.
Kendi amaçsızlığımın kıyılarında, dünyanın amaçtan uzaklığını farkediyorum ve vantilatör dönüyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder