9 Mart 2015 Pazartesi

erteleme

Çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Sevdiğim şeyleri uzun bir süre erteleyip, sonra bu şeylere, ertelemek istediğim başka durumlar ortaya çıkınca dönmek de enteresan. Beynimin bana bu şekilde çeşitli feykler atmasından gerçekten sıkıldım. Ömrümü yedin beyin!

Ertelediğim yazma işini bir kez daha ertelememe engel olan şey, şu an ertelediğim 'sınava çalışma' işi. Yaş neredeyse 33, evet, hala sınava girmem gerekiyor ve evet, hala son dakika çalışıyorum. Hatta çalışamıyor ve alakasız başka bir alanda sanal üretkenlikler peşinde koşuyorum. 

Aslında bu akşam yazma işine girişmemim iki temel sebebi daha var. 

Birincisi, dün akşam buluştuğum, gündüz finansçı memur olan ve artan vakitlerde iki çocuk büyüten, o arada bir de oyunlar, kitaplar yazan, bir gün yeniçerilere merak saran, öbür gün Almanlara hayranlık duyan, bir sonraki gün insan vücudunun manyetik alanı üzerine okurken kendisindeki iyileştirici gücü falan farkeden, öbür gün Alman hayranlığı sebebiyle Frankfurt'a giden, sonra Ankara'da Sakal'da bira içen arkadaşımın 'sen yazmaya devam etsen iyi olurdu ama bıraktın o işleri komple' diyerek beni bana dair kötü hissettirmesi oldu. 

Bu sırada, devrilen bir bardaktan üzerime bira dökülmesinin, sipariş verdiğim biranın cücük bardakta gelmesinin, sipariş ettiğim kahve gelmeyince bu kez 'en iyisi kahveden vazgeçip alkolize hallere geri döneyim' diyerek söylediğim biranın yerine bu kez iptal ettiğim kahvenin gelmesinin, 'e ama ben bunu iptal etmiştim, bira söylemiştim' cümlesine konu olan biranın da sonradan aşırı geç gelmesinin bu kötü histe etkisi ne kadardı bilemiyorum, ama negatif motivasyon diye bir gerçeklik var neticede. Bir zamanlar yazabildiğim ama bunu ihmal ettiğim gerçeği Kadir İnanır tokadı gibi yüzüme inmişti. 

İkincisi ise, tamamen tesadüfler sonucunda internette denk geldiğim ve ani bir gazla içeriğini pek de bilmeden arkadaşa sipariş ettiğim kitabın, konusu olan şehirde beni bulması ve benim bu kitaba uzun zamandır okumadığım bir şevkle başlamam oldu. 

Bir kere daha bir kitap beni böyle bulmuştu. Uçakta, Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyordum. Daha ilk sayfalarındaydım. Yemek servisi, dondurma servisi, yanımda ağlayan çocuk, aniden bastıran uyku falan derken yolculuğun sonuna geldik ve ben kitabı uçakta unuttum. Bu duruma sinir olup inat ettim ve kitabın aynısını almayı uzun bir süre, hatta yıllarca, reddettim. Aradan belki 5-6 sene geçti. Havalimanındaki bir kitapçıda bakınırken, üst raflardan kafama bir kitap düştü. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'yle üzerime düşmüştü bu kitap. Paranormal bir aktivite olduğuna kanaat getirip kitabı tekrar satın almıştım.

Neyse, bu kez internette karşıma çıkan ve sebepsizce yakınlık duyarak sipariş ettiğim bu kitabın hikayesi ise New York'ta geçiyordu. Bu şehirde psikiyatri alanında eğitim gören Nijeryalı doktor, akşam saatlerinde şehirde amaçsıza yürüyor, kendine, şehre, insanlara, ülkesine, gezegene, hayata, göçmen olmaya dair keşifler yapıyordu. Bu kitapta beni çeken şey, adamın amaçsızca, flaneur olarak yaptığı yürüyüşlerinin, kendisine yol, su, elektrik olarak geri dönmesi oldu sanırım. Çünkü çok uzun zamandır, amaç arayışının beni amaçsız bıraktığını farkediyorum. Bu da bir keşif neticede. Bu yüzden, amaçsızlıkta ve kendiliğinden olan şeylerde, örneğin sırf yürümek için yapılmış yürüyüşlerde keşfedilen minik hikayelerde bir akıcılık buluyorum. Biraz da galiba 'ulan yürürken ben de hep böyle şeyler düşünüyorum, ama oturup yazmıyorum, yazsam şimdiye kaç kitap olurdu?!' diye kendi kendime laf sokuyor ve bu gazla şu an buraya yazıyorum.

Gerçi ben New York'ta değil Ankara'da yürüyorum. Ama devşirme bir Ankaralı olarak, bir süredir bu şehre fazla haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Nihayetinde bir New York değil, ama yeri geldiğinde New York'tan daha manalı bir şehir olabilen Ankara'yı yazmalıyım belki de...

Bendeki hissiyat bu aralar, kafa nerede rahatsa orada mutlu olduğumuz yönünde ki, son yıllarda, belki de artık zamanın daha hızlı geçtiğini farkederek, sevdiğim insanlara ve şeylere daha yakın olmak istediğimi anlıyorum. Evet, Stockholm güzel, Berlin şahane, New York muazzam, Barcelona harika, ama hiçbirinin değeri arkadaşların kaçan düğünlerinden ve onların büyümelerini, altlarını sıçmalarını, ilk adımlarını komple kaçırdığım çocuklarından veya bir zamanlar ağaçlara tırmanıp bize salıncak kuran ailenin büyüklerinin artık pek de tutmayan ayaklarının dibinde geçebilecek sayılı günlerden daha kıymetli değil galiba. Bunun da büyümekle bir ilgisi olmalı... 

Bugünlük bu kadar çıkarım yeter sanıyorum. Erteleme davranışımı da yaptım, artık esas işime geçip ders çalışabilirim. Veya şimdi yatayım da, sabah sağlam kafa kalkar, tekrar yatarım.



Hiç yorum yok: