Bugün Ankara, minik bir kırtasiye dükkanının içinde duran bir bas gitardan açılan, yıldızlararası bir kapı üzerinden kendi hikayelerinden birisini yazdırmaya karar verdi.
Dondurma mı yoksa tatlı mı alsam, patates kızartması mı yesem, neden hep acıkıyorum soruları içinde Tunalı'dan Kennedy'e doğru yürürken, c.a.b'in önerisiyle gerçekten karnımın açlığıyla çok alakalı bir seçimle Pinokyo Kırtasiye'den renkli kalem almaya karar veriyorum. Böylece küçük esnafı da sevindirmek istiyoruz.
Benim ilkokul dönemlerimin (ki bu, bir önceki yüzyıl oluyor) mahalle kırtasiyelerinden farksız, iddiasız, minik bir dükkan burası. Yükseğe yerleştirilmiş bir televizyon, beyaz floresan lamba, minik bir ısıtıcı, kafeste iki muhabbet kuşu ve hırkasıyla tezgahın arkasında oturmuş, mavi gözlü, tombişçe bir amca...
Ben kalemleri seçip parasını öderken, c.a.b. dükkanın köşesinde duran Fender bas gitarı ve iki amfiyi farkedip beni dürtüyor. Ohannes diyoruz.
'Siz mi çalıyorsunuz?'
Bu soruyla beraber, bütün gün kalemlerin, kokulu silgilerin, defterlerin arasında, kafesteki iki kuşu ve gitarıyla beraber bekleyen o amca üzerinden değişik bir evren açılıyor önümüzde.
'Çalıyordum eskiden... Şimdi bazen...'
c.a.b'in de müzisyen olması muhabbeti ilerletiyor.
1988'de Malatya'da Kayısı Festivali'nde katıldıkları bir etkinlikten dönerken, otobüsün bagajına verdiği ve sonra bir şekilde çaldırdığı vintage bas gitarını ve Fender amfileri anlatıyor.
'Koltuğu da özellikle tam bagajın üstünde seçmiştim, çalmaya çalışırlarsa göreyim diye... Malum olmuş demek ki bana. Herhalde muavine para falan verdiler, muavin de kutuları yabancı birilerine verdi. Bilen biri almış, çok belli. Bilmese, tek kutuyu veya gitarı alırdı, ama komple götürmüşler' diyor.
Sonra tezgahın arkasında oturduğu yerin hemen yanındaki raftan iki tane eski fotoğraf çıkartıyor. Bir tanesinde çaldırdığı bas gitar ve kabinler var, diğerinde de bu aletlerle poz verirken kendisi... Daha zayıf ve daha genç.
'Bunlardan almaya kalksan çok pahalı şimdi. Vintage oldu bunlar... O zamanlar da bulması zordu. İstanbul'da Sıraselviler'de bir müzik dükkanı vardı. Oradan almıştım zar zor.'
Ben tam anlamıyorum ama c.a.b., farklı tınısı olan bu aletlerin şu an için bile inanılmaz özel ve değerli olduğunu söylüyor.
Çaldırdığı aletlerin peşini de bırakmamış. Dava açmış, iki yıl sürmüş... Polis birşey bulamamış.
'Kaç kez Malatya'ya gittim. Düğün salonlarının hepsini gezdim. Uyduruk aletler vardı hepsinde. Benim sistemi bir yerde kullansalar, hemen farkederdim, parlardı arada... Ama bulamadım, çok aradım. İstanbul'dan da kaçak almıştım bunları. Davayı takip eden hakim faturasını falan istemişti, ama yoktu tabi... '
Sonra tezgahın altından bir poşet çıkarıyor. İçinde, artık şimdiki bas gitarlarda olmayan iki metal parça (bunların herhalde bir adı vardır, ama cahilliğimden ötürü isimlendiremiyorum şu an) var. Uzaydan dünyaya düşmüş meteordan kopan değişik bir element gibi parlıyor bu parçalar, hala yepyeni duruyorlar.
'Bak, bu parçaları hala saklıyorum. Bir tek bunlar kaldı o aletlerden... Şimdi arasan, bulamazsın. Dünkü gibi duruyorlar...'
Tezgahın arkasında oturduğu yerden geçmişe uzanmak hep bir kol mesafesinde. Köşede duran gitar, raftaki fotoğraflar, tezgah altında saklanan metal parçalar... Sonra tezgahın altından bir fotoğraf albümü de çıkarıyor.
Siyah beyaz fotoğraflar var önce. Ortaokul korosu... Henüz İstanbul.
'Davul da çalıyordum ben. Hem bas gitar, hem davul... Bak, bu fotoğrafta davul çalan benim.'
Sonra 1970'lerin başlarına geliyoruz, Ankara'dayız. Dev papyonlu, İspanyol paça pantolonlu müzisyenlerden oluşan gruplar, gazino günleri, o zamanların ünlüleri...
'Gazinolar başkaydı. Yoğun çalışırdık. Sabah 6'da biten program biliyorum. Çalarken birbirimizi dinlendirirdik. Mesela bak, bu arkadaş da davul çalardı, bazen ben geçerdim, bazen o... Sabaha kadar sürerdi programlar. Bazen hiç durmadan 3-4 saat çalardık. Enstrümanları değiştirerek dinlenirdik mecburen.'
Sayfalarca dizilmiş onlarca fotoğraf... Siyah-beyaz.
'Bak bu 1971'den falan... Sen kaç doğumlusun ki? Hey ya... '
Sonra sıra ailesinin fotoğraflarına geliyor. Birkaç çocuğun farklı yaşlardaki vesikalık resimleri dizilmiş. Kırtasiyenin de fotoğrafları var. Pinokyo Kırtasiye. Hikayeyi sevdiği için mi bu ismi verdi acaba dükkanına? Şimdi, Geppetto Usta gibi duruyor kendi kırtasiye dükkanında.
En sonunda da askerlik fotoğraflarını gösteriyor. Askeri Mızıka'da yapmış. Askerlik arkadaşlarının hepsi müzisyenmiş, bir de Kemal Sunal var. O da bakıyor fotoğraflardan, filmlerindekinden daha ciddi bir ifadesi var.
'Bu da Kemal... Askerlik arkadaşımdı.'
Albüm kapanıyor. Biraz daha konuşuyoruz.
Kırtasiyeyi neden açmış olabileceğini düşünüyorum. Belki çocukları için müzikten para kazanmayı bıraktı, gece çalışıp gündüz uyumak istemedi. Çaldırdığı bas gitarla ilgisi vardı belki. Bir tutunamama hali mi, yoksa bir tercih mi? Bilmiyorum, sormuyorum.
Hikayenin ve şimdilik minik bir dükkanda özetlenmiş bu hayatın gerçekliği, doluluğu ve yoğun anlamı çarpıyor yüzüme.
El sıkışıp, isimlerimizi söyledikten sonra c.a.b ile dükkandan çıkıyoruz.
'O neydi ya?!'
Önünden hergün geçtiğim minik dükkandan çıkan o kocaman hikaye, minik bir hacme sıkışmış dev bir kütle gibi. Bu yüzden üzerimizdeki kütle çekim gücü çok fazla oluyor. Zaman ve mekan biraz bükülüyor.
Yarım saatlik bir muhabbete sığan o yoğun hayat yüzünden ikimiz de duygusallaşıyoruz. Herhalde, herkes kendi hayatına dokunan tarafından etkileniyor bu hikayeden.
Amcanın adı Zafer.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder