26 Kasım 2012 Pazartesi

Gereksiz bilgiler kuşağı - 1

Tercihli asosyalliğin doruklarında olduğum bu günlerde, zamanımı dünyada olup bitmiş birçok hadisenin gereksiz bilgisine vakıf olarak geçiriyorum. Ender olarak hiçbir işimin olmadığı hafta sonu sabahlarında hayatın anlamını bulma gazıyla gözlerimi açmama rağmen, günün sonunda yaptığım en somut işin manavdan hıyar almak olduğunu görerek hüzünleniyorum, ama demek ki bu kadar oluyormuş.

Bir süredir, çok fazla anlamı olmayan ama bana ilginç gelen birkaç detayı yazmak istiyordum. Erteleme davranışım sağolsun, yazma eylemine geçene kadar yumurtalı ıspanak pişirmekten, genelde üşendiğim için pek yapmadığım oje sürme işine kadar herşeyi yaptıktan sonra, saatin 22:00 olduğunu farketmemle beraber, geçip giden bir günün ardından hüzünle karışık bir motivasyona hasıl oldum.

Oysa Kral Zogu'yu yazmalıydım! 

Dosya:King Zog.jpg

Teknolojik bazı sorunlar nedeniyle, Cuma akşamı mesaimin uzamasıyla, Google aracılığıyla yakından tanıma şerefine eriştiğimi bir rahmetli oldu Kral Zogu. Hayatına Arnavutluk'ta normal başlayan bir insanın, Manastır'da (Makedonya) ilkokula ve İstanbul'da Galatasaray Lisesi'nde ortaokula gidip, 20. Yüzyıl'da kral olabilmesi, akabinde başına türlü aksilikler gelmesi, sürgünde hayatını geçirip, Paris'te ölmesi ve ölümünden 61 sene sonra naaşının Arnavutluk'a getirilmesi bence oldukça acayip. 

Bir de, bu adam bildiğin kral! Üstelik Galatasaray Liseli! Yani düşününce, ders arasında kantinden bir gofret, bir de kola alan, üstelik sıraya aradan kaynadığı için sinir olduğun sivilceli çocuğun sonradan kral olması çok ilginç birşey olsa gerek. Kral Zogu, GS Lisesi'nde okuduğu, yani Beyoğlu'nda fink attığı dönemlerde İkinci Meşrutiyet'in ilanını görmüş, 31 Mart Olayı'na, Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girişine, 2. Abdülhamit'in tahttan indirilmesine de şahit olmuş. Gerçi çocuk kafasıyla, bu gelişmelerden birşey anlamış mıdır bilemiyorum ama sonradan enteresan bir döneme tanıklık ettiğini farketmiştir herhalde. 

Velhasıl, bu kadar enteresan bir karakterin naaşı, ölümünden 61 yıl sonra naaşı Arnavutluk'a getirilmese kendisinden haberim olmayacaktı! 

Osmanlı sağolsun, Arnavutlar'la o kadar içiçe geçmişiz ki, çoğu şey görünmez ve bilinmez olmuş. Oysa tarihte cidden enteresan karakterler ve hareketler var. 

Bir sonraki anektodumuz ya Ali Sami Yen'in babası ya da Yugoslavya'nın sonunun gelmesinde parmağı olan avant-garde hareket Neue Slowenische Kunst ve bu haraketin parçası olan, aynı zamanda Rammstein'ın da babası sayılan Laibach olacak. Babalardan hangisini yazsam henüz karar veremedim. 

3 Ekim 2012 Çarşamba

Tonibler

Az önce Postmodern, Kosovalı ve çağdaş bir sanatçıyla yapılan röportajı okurken "Tonibler" ifadesine rastlayınca, "herhalde bu bir sanat eserinin adı, ama Tony Blair ile ne alakası var acaba?" diye düşündüm.  Zira Bill Clinton heykelinin olduğu bir ülkede, Tony Blair'a adanmış bir çağdaş sanat eseri de olduğunu öğrenmek beni şaşırtmayacaktı. Ama beyin kıvrımlarımı fazla kasmayarak, şüphesiz herşeyi gören ve bilen Hz. Google'a sormaya karar verdim. 

Meğerse, bazı Kosovalılar 1999'daki NATO harekatından sonra zamanın İngiltere Başbakanı Tony Blair'ın onuruna çocuklarına "Tonibler" adını vermişler. Hatta Toni Blair (Toni denince aklıma sürekli olarak "Scarface" filminde Al Pacino'nun oynadığı Tony Montana karakterinin gelmesi?!), yıllar sonra 2010'da Kosova'yı ziyaret ettiğinde, ismi Toni veya Tonibler olan birkaç Kosovalı çocukla biraraya gelmiş. 


Bu duruma ilk önce, "ehuehue, 1999'daki depremden sonra Bill Clinton Türkiye'ye gelmiş, bir bebek burnunu sıkınca acayip sempatik bir figür haline dönüşmüştü, o dönemde Clinton'a saygı duruşunda bulunarak çocuklarına 'Bil', 'Bilo', 'Billal' adını veren olmuş mudur? Obama'nın da 2009'daki Türkiye ziyareti çok ilgi çekmişti, çocuğuna "Oba", "Obam" diyen var mı ki?" gibi tanımlanamayacak derecede sığ ve saçma düşüncelere dalmışken, "isim nedir ki nihayetinde?" diye düşünmeye başladım.

Çevredeki herşeye anlam yükleyen sadece insan ve dilin imkanları ise, yani şeylerin özünde varoluştan gelen anlamları yoksa (ben böyle olduğuna inanıyorum), insanlara verilen isimler de dilin tanımladığı seslerden öte bir anlam taşımamalı. Tabi ismin kulağa üflenmesi geleneğine sahip olan ve ismi mistik öğelerle bezeyen toplumun bir ferdi olduğum için, bu dediklerimin ne kadar doğru ve anlaşılır olduğunu bilemiyorum. Çocuğa verilecek ismin toplumun ahlaki ve kültürel değerlerine uygun olması, bölücülük yapmaması gibi tartışmalar da var kuşkusuz. Bir insanın adının "John", "Gökhan", "Obama", "Usama", "Kaddafi", "Tonibler", "Teletabi" vb. olması arasında harf diziliminden başka bir fark olmaması gerekir, ama dile yüklediğimiz anlamlar sebebiyle bu farksızlığı farketmek ne kadar mümkün olabilir ki? Komedyen bir ABD'li, ABD'de adı "Jihad" olan çocuğunuzu havalimanında kaybedip, ortalıkta "Jihaaad" diye bağırmanız halinde kim vurduya gitmenizin an meselesi olduğuna ilişkin bir espri yapmıştı. Muhtemelen adınızın Kabil'de "Muhammed" yerine "Michael" olması da epey büyük bir fark yaratacaktır. 

Şeylere yüklediğimiz ve sonra mutlak gerçekliğine inandığımız birçok anlamı ve yarattıkları karmaşayı düşündüm akabinde... Tonibler'ler ne yapıyor acaba şimdi?

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Yarın asla gelmez

Şu hayatta "vay arkadaş, şahaneyim" diye düşündüğüm pek bir meziyetim yok. Genel olarak hayatı yaşamayı da çok becerebildiğimi düşünmüyorum, sürekli bir şeyleri kaçırdığımı hissediyorum ama bu duyguyu dert edinmeyi bırakalı çok oldu. Nihayetinde kaçırılan belediye otobüslerine rağmen gidilmesi gereken yere vaktinde ulaşabilen bir nesilden geliyorum. Ayrıca neysek oyuz, varolan Oxford'lara da gitmemiş değiliz. Esasen bir zebra olduğu halde, kendisini kutuplarda yaşayan bir ornitorenk gibi hissetmek hayvanlar aleminde mümkün değil, ama insanlar için bu mümkün ve benim genel ruh halim böyle gibi. Olmadığı şeye dönüşmeye çalışıp mutsuz olmak insana has evrimsel bir hata bence.

Klasik karar alma dönemlerim vardır. Makak maymununun mevsimsel göçü gibi, daha sağlıklı, daha verimli ve daha kararlı bir insan olmak için zaman zaman kararlar alır, ama sonra "önce bir çay koyayım" ile başlayan beyin içi cümlelerimle kendimi yener, yatarak, yiyerek ve canım o an ne istiyorsa onu yaparak insanlığa faydalı olmaya çalışırım. Misal, "düzenli yazmak" hedefini belirlememin bu sene 24. yıl dönümünü tüm yurtta, Türki cumhuriyetlerde ve yurtdışı temsilciliklerde törenlerle kutluyorum. İşin enteresan yanı, yazmaya dair içimdeki güdü benliğimle sado-mazo bir ilişki kurmuş durumda. Bir tarafta yazmasam beynimin kendini öğüteceğini söyleyen, kırbaçı şaklata şaklata gezen bir iç ses var... Diğer yanda da yazmamak için türlü bahane üreten, konu sıkıntısı çeken, başladığını bir türlü bitiremeyen bir tembel hayvan var. Bense, bu sado-mado ilişkinin köşesindeki bakkalım.

Olacak gibi değil yani... En sonunda her gün çok az da olsa yazmaya karar verdim, yoksa hayat damarlarımdan biri gerçekten kopmuş gibi. 

Neyse, şu an uykum geldi, uyanayım, yarın yazarım.

25 Haziran 2012 Pazartesi

İlginçlikler Haftası



Geçen haftalardan biri her zamanki sıradanlığı içinde garip hadiseleri de barındırdı. Tıpkı bir köyde terkedilmiş evin penceresinde duran robot gibi, tüm sıradanlığın içinde abukluğuyla sırıtan durumlara şahit oldum. Abzürd olaylar diz boyuydu. Başkalarına tuhaf gelmeyebilir ama günlük sıradanlıkta ayakta kalmak için birşeylerin aslında göründüğü gibi sıkıcı olmadığına kendimi inandırmak zorundayım. 

4 Haziran, Pazartesi: Birçok insana nasip olmayan hadise başıma geldi, ilk nikahımı kıydım. Kamberlik, şahitlik derken kariyer basamaklarını hızla yükselerek nikah memurluğuna da eriştim. Acımadım, kıydım! Yani her nikah kendi içinde enteresandır muhtemelen, ama tiyatrocu bir çifti evlendirmek ayrıca hoş oldu. İşi gereği rol yapan insanların birçok insandan çok doğal olduğuna şahit oldum. Doğallık, işteki yapaylık sebebiyle özlediğimiz bir hadiseymiş aslında. Nikah öncesinde, görevimi layıkıyla yapmak için iğrenç espriler de düşünmeye çalıştım. Espri yapmayan bir nikah memurunun hayat damarlarından biri kopmuş demektir bence. Ama ne kadar zorlasam da kaliteli bir espri aklıma gelmedi, doğaçlama laflarla durumu kurtardım. 

6 Haziran, Çarşamba: Düz yolda düştüm, nazar dediler. Sağ dizimde sekiz yaş yarası ve kaçmış, yer yer kan bulaşmış gotik çorabımla iş yerine vardım. Kendi yaramı kendim sardım, "pansumanını nerede yaptırdın?" dediler. Yarama bakınca yıllardır düşmediğimi hatırladım, düşmenin nasıl bir şey olduğunu unuttuğumu farkettim ve her yerim sızım sızım sızlarken çocukluğumu özledim. Büyüdüğümü, yaralarıma bakınca anladım. Büyümek, düşmeye alışmakmış ve düşmenin daha acı verici olmasıymış meğerse. Düşe düşe, düşmemeyi öğrenme haliymiş büyümek. Yere düştükten sonra her yerin sızlıyorsa, anla ki büyümüşsün! Çocukken sadece yaralanan yerlerin acırdı oysa ki!

7 Haziran, Perşembe: Vipassana Meditasyonu diye acayip bir hadiseye rastladım. Kafamın içi asker gazinosu gibi sesi sonuna kadar açık televizyondan gelen anlaşılmayan seslerle daimi olarak dolu olduğu için kendi düşünme mekaniğimi anlamak ve müdahale etmeden, bir fikre de takılmadan, kendimi sakinleştirmek ve gerçekten sadece kendimi anlamak çabasında ve arayışındayım. Vipassana hadisesi, 10 günlük suskunluk ve günde yaklaşık 12 saat meditasyondan ibaret, hiçbir dogmatik ve mistik tarafı yok. Dışardan gelen uyaranları yok ederek (konuşmak yok, azami sessizlik sağlanıyor, telefon, internet, kitap, vb de yok) tamamen düşünme mekaniğinin farkına varmak ve nöronları yeniden bağlamak üzerine kurulu, ki ben 30 saniye dahi bir yere konsantre olamazken, 12 saat nereme konsantre oluyorum bilemiyorum. 

7 Haziran'da güzel insanlarla da tanıştık. İmkansızlıklar içinde nelerin becerebildiğini görünce, varlık içinde karamsarlıkta kaybolabilen kendime ve ülkeme dair karanlık hislere kapıldım. Misal, adamın ayranı yok içmeye ama daha 13 yıl önce savaş yaşanan bir yerde yedi yıldır çizgi roman festivali yapıyor! Arnavut süper kahraman da gördük bu hayatta çok şükür.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Büyülü Gerçeklik


"Pilar Tenera cümbüş gecelerinden birinde, cennetin kapısında bekçilik ederken, salıncaklı koltuğunda öldü. Son isteğine uygun olarak  tabutla değil de dans pistinin ortasına kazılan derin çukura sekiz kişinin iplerle sarkıttığı salıncaklı sandalyesiyle gömüldü. Karalar giyinmiş, ağlamaktan benizleri solmuş melez kızlar, bir çeşit dinsel tören yaratarak küpelerini, broşlarını yüzüklerini çıkarıp çukurun içine attılar. 

Sonra çukur üzerine ne ad, ne doğum, ne ölüm tarihleri bulunan bir kapakla kapandı ve bir yığın amazon kamelyasıyla örtüldü. Kızlar, hayvanları zehirledikten sonra pencereleri ve kapıları tuğlayla ördüler ve içi ermiş resimleriyle, dergilerden kesilmiş fotoğraflarla oturaklara pırlanta sıçan veya yamyamları yiyen ya da kumarbazlar kralı ilan edilen bir zamanki sevgililerin resimleriyle kaplı tahta sandıklarını alıp dünyanın dört bucağına dağıldılar."

16 Nisan 2012 Pazartesi

Panjur



Burası bir garip. İnsan garip şekilde sürekli savaşı, ölümü düşünüyor.

Dün sabah yine her zamanki gibi uyandım. Kalkması zordu, manasızdı, ama kalkmak lazımdı. Kalkmadan önce, gözlerdeki çapakları ovuşturup, yaklaşık on beş dakika tavana bakıp anlam aranan, ama sonra yine anlamsızca kalkılan sabahlardan biriydi. Saçlarım, kafam kadar karışıktı. Kafamdan sucuklu yumurta fikri geçti bir an. Karnım açtı. Ev karanlıktı, ışık lazımdı. Panjuru araladım biraz, sonra pijamamı çekiştirerek, bir zombi gibi ağır ağır yürüyerek odadan çıktım.

Üzerinde bilgisayarımın durduğu masanın bulunduğu odaya girdim her sabahki gibi... Önce ben uyanıyordum, sonra da bilgisayarım. Bilgisayarın gözlerine dokundum, açıldı. Bu odadaki pencerenin panjurunu da yavaş yavaş kaldırdım, bilgisayarın gözleri kamaşmasın diye... Çok acayip birşey görmek istermişim gibi her sabah pencereden bakar, sokağı boynumun uzandığı yere kadar gözden geçirirdim. Genelde hiçbir şey olmazdı, biraz trafik tıkalıysa birkaç araba korna çalar, karşıdaki fırından birileri elinde ekmekle çıkar, bakkalın önündeki durakta, asla geldiğini görmediğim bir otobüs için insanlar bekleşirdi. Ama bu sefer, durum normal değildi. Sokağın karşısındaki evin bahçesinde her sabahkinden farklı olarak bir kalabalık vardı.

Bahçede, başları beyaz tülbentle hafifçe örtülü kadınlar vardı çokça. Her yaştan erkekler de kadınlarla beraber toplaşmışlardı. Bahçenin ortasında bir tabut duruyordu. Yeşil dualı kadife örtüye sarılıydı. Sanki o tabut yıllardır, orada öylece, yerde, herkesin ortasında duruyordu. Bu o an için o kadar normaldi ki insanlar da tabut gibi öylece, sükunet içinde ayakta dikiliyorlardı. Bahçe kapısı açılıyor, birileri gelmeye devam ediyor, tabutun yakınında duran birkaç adamın elini sıkıyor, sarılıyor, sonra tabutun etrafındaki kalabalıkta kendine bir yer buluyordu. Arkada yaşlıca birkaç kadın beyaz tülbentlerinin kenarıyla gözlerini siliyorlardı. Tülbentin ucu bu işe yaramak için keşfedilmişti belki de... Kalabalığa rağmen, tabut gözden kaybolmuyordu, tabutu görmemek çok zordu. Ölüm, orada duruyordu, sakince ve sessizce. Tuhaf oldum, panjuru kapattım, daha fazla bakamadım. Diğer odaya gittim, kalkmak için anlam aradığım yatağın köşesine oturdum, saçma sapan birşeyler söyledim kendi kendime, dua etmek istedim sanırım, beceremedim.

Hayat devam ediyordu nihayetinde. Kendime kahvaltı hazırlamaya gittim. Sucuklu yumurta yapamazdım, sucuk yoktu çünkü. Sahi, tabuttaki de öleceği gün uyandığında yumurta mı düşünmüştü acaba? Canı ne çekmişti, ne yemişti?

Dolabı açtım, domatesler çürüyordu.

Birkaç saat sonra odaya gidip, panjuru açtım. Tabut gitmişti. Yerinde boşluk vardı. Güneş vuruyordu. Tabutlu evin kapısı açıktı, bütün gün de açık kaldı. Birileri hep girdi, birileri hep çıktı. Evin önü ayakkabı yığılıydı.

Evim iki cepheli. Arkadaki diğer cephe apartmanların arasındaki bir parka bakıyor. Orada da bütün gün çocuklar oynadı. Çocuk sesleri evimin içindeydi. Evin diğer cephesi cenaze oysa ki...

Kosovalı Türk bir arkadaş anlatmıştı. Savaştan önce, çocukken, Sırp komşularıyla oynarlarmış hep, maç yaparlarmış. 1999'da bombardımanın olduğu gün beraber oynayıp, futbol maçı yapmışlar, her zamanki gibi. "Sabah maç yapıyorduk, sonra bombardıman oldu, bir daha maç yapamadık" demişti. O arada büyümüştü. Herşey bu kadar keskin, birden bire oluvermişti.

Birdenbire mi olmuştu gerçekten? 6 milyar yılda insan olmuştuk, ama bir günde insanlıktan çıkmış mıydık? Savaş iğrenç, bulaşıcı, virütik... Bir yerde, bir kez kan aktı mı kendini yeniden üreten, amip gibi bölünerek çoğalan bir şiddet, yıllarca taze kalacak şekilde, kendi kendine ürüyor. Bilmiyorum, belki de "barış bir istisnadır".

Ortalık yine ısınıyor gibi. Dünyanın başka yerinde umursanmayacak üçüncü sayfa haberlerinin Balkanlar’da ciddi çatışma çıkarma potansiyeli var. Birilerinin en favori kötü kabusu burada son yüzyıldır ısıtılıp ısıtılıp sofraya getiriliyor, ama ırkçılığın ve etnik ayrımın Balkanlar’a has olmadığını, “Balkanlaşmanın” dışarıdan ithal edildiğini, bulaşıcı bir hastalık gibi buraya salıverildiğini, zamanla içselleşerek kronikleştiğini düşünüyorum. Balkanları arka bahçesi olarak tanımlayan, şiddeti uzakta değil kendi içinde araması gereken, “ötekileşme”nin ana vatanına bakmak lazım esasen.

Bu düşüncelerle, yalnız geçirdiğim günün akşamında “Before The Rain” izlerken, gözümün kıyısına bir damla yaş oturdu. Yağmurdan önce o aktı...

“-Birleşmiş Milletler buraya ne zaman gelecek?
- Yarın cesetleri gömmeye gelirler...”

1 Nisan 2012 Pazar

Çağla



Bugün sabah Balkanlar'da karla uyandığımda İzmir'e çoktan bahar gelmişti. Yaz kokusu duydum gaipten.

1 Nisan'da çağla badem düştü aklıma. Postmodern sıla hasretlerimizi sanal alemde çektiğimiz için, çıtır ve taze çağla badem fotoğrafını esasen insanı asosyal kılan sosyal paylaşım sitelerinden birinde paylaştım. İtalyan bir arkadaşım, fotoğraftakinin ne olduğunu anlayamayıp çakıl taşlarıyla meşhur bir İtalyan sahil kasabasına gönderme yapıp yapmadığımı sordu, yanıt vermedim. Evi düşündüm, dışarda yağan kara baktım, içim biraz sıkıldı, hassasiyetim tavan yapmıştı, "ne yapıyorum lan ben burada?" düşüncesi teğet geçti, sonra çay yaptım ve biraz Sait Faik okudum:

"Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borozanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Alimiz biraz şairce idi.

Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar."

Transatlantikler geçiyorum hergün içimden, inatla da geçireceğim, içim dışım her seferinde dağılsa bile... İnsan varolduğunu o zaman anlıyor.

23 Mart 2012 Cuma

Bergama Halkevi Caz Topluluğu



Bergama Halkevi Caz Topluluğu! (doğru olduğuna inanmak istediğim iddia bu şekilde)
Sene, tahmini, 1932.

Nereden nereye geldik geyiğine girmek istemiyorum, ama daha çok neleri kaybetmişiz de haberimiz yokmuş geyiğinin boynuzlarını sivriltmek arzusunu taşıyorum.

Buna ilaveten, son dönemde, Türk müziğinde yeni sandığımız birçok akımın ve şu an antik guntik bulup, "aman da ne güzel etnik ve Batı birarada, aman da aman" dediğimiz müzik türlerinin esasen 70'lerde çoktan keşfedilmiş ve ulaşabileceği en yüksek noktaya erişerek, şu an yapılan müziğin 10 katı derinlik kazanmış olduğunu bu gece tesadüfen farkettim.

Sığlığa hapsettiğimiz hayatlarımızda derine dalabilen, hatta dalmışken dipten kum çıkarabilen insanların hastasıyım!

21 Şubat 2012 Salı

Kral Çıplak



Sıkıldığını söyleyebilmek, mutsuz olduğunu söyleyebilmek meğersem ne büyük lüksmüş arkadaş!

Çocukken öyle bir derdin olmuyor, oynadığın oyunu sevmiyorsun, "neeeh, sıkıldım ben" deyip anında çekip gidebiliyorsun. Yediğin yemeği beğenmiyorsun, tükürerek, masadan kalkarak tepkini belli edebiliyorsun. Tam bir umarsız delilik hali... Çocukluğun sayko hallerine daha önceki bir yazımda değinmiştim sanıyorum.

Büyümenin, aslında hiç sevmediğin bir şeye "süper lan" demek ya da "o kadar sıkılmak ki artık hissetmemek"le bir ilgisi var. Oysa "Kral çıplak!" diye bağıran yine bir çocuktu.

30 yaşına geldim. Halimden memnunum. 20'li yaşlarım çok sıkıntılı, varoluşsal sorunlarla geçmişti. Hala da bu halleri tam olarak aşamadım, ama galiba insana zamanla bir kabullenmişlik hali geliyor. Mesela artık "Kral çıplaksa çıplak anasını satayım" deyip, içimdeki çocuğun ağzına anne terliği indirmek suretiyle kendisini susturabiliyorum, ama tabi susmak kralın çıplak olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Biz de bu duruma "yaşla gelen olgunlaşma" diyoruz. Sonra işte gelsin psikiyatristler, sakinleştiriciler, saçma sapan newage akımlar, reikiler, berikiler...

Uyku, biraz uyku, bütün isteğim buydu.

19 Şubat 2012 Pazar

Pırasa pişirirken dinlenen parçalar

Bugün pırasa pişirirken dinlediğim parça:
Angus Stone

Pırasa soğangillerden olduğu için mi, yoksa kafam iyi olmadığı için mi hafiften gözlerim sulandı, tam anlayamadım.

Bir de; "Angus" bir dana cinsi olsa da, bu parçadan Angus Stone'nun insan olarak içli bir şahsiyet olduğunu anlıyoruz.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Tehlike



"KİTAPLAR, ANCAK GERÇEĞİ SAKLAMAK İSTEYENLER İÇİN TERÖR ANLAMINA GELİR"

Wole Soyınka

25 Ocak 2012 Çarşamba

Beyaz



Baba erenler



O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler...

23 Ocak 2012 Pazartesi

Köfte sanatı



Sanat, köfte için midir? Yoksa köfte, sanat için mi?

Bir resmi, bir binayı, bir fotoğrafı, bir heykeli "sanat eseri" sayan, ama köfteyi dışlayan tanımlamanın sınırları nerede başlar nerede biter?